Şehir dediğin, insan gibi; büyüdükçe bazı alışkanlıklarını sessizce geride bırakıyor. Bugün Bandırma sokaklarında yürürken, bir zamanlar her mahallenin ritmini belirleyen o eski düzeni hatırlayan kaç kişi kaldı acaba? 1960’larda Bandırma’nın kendine has bir çöp toplama yöntemi vardı; hem basit, hem de şaşırtıcı derecede zekiceydi.
Gözümün önüne getirince hâlâ o sesler geliyor: tekerin taşta çıkardığı gıcırtı, kapağın metal tok sesi, hayvanın sabırlı soluğu… Araba, mahalle mahalle dolaşır; evlerden, dükkânlardan çıkan çöpler yavaş yavaş kasaya doldurulurdu. Dolunca üstteki kapaklar kapatılır, çöplüğe varıldığında arkadaki kapı açılırdı; işin “mekanik” kısmı da tam burada başlardı. Birde 4 yol ağzında durunca herkesin ortasın başlardı beygir işemeye.
Çöp arabasından beygirin kıçına kadar bir örtü vardı kakası yola serilmesin diye
Hayvanın boynunun iki yanından sarkan ok’lar çözülünce, yükün ağırlığıyla araba geriye doğru yatıverir, içindekiler bir anda aşağıya doğru boşalırdı. Ne hidrolik vardı ne düğme; ama o an, sanki görünmez bir el düzeni tamamlar, iş biterdi.

Bandırma’nın şehir çöplüğü Levent yolunda, Livatya’da; su deposunun hemen yanında, denize bakan bir yamaçtaydı. Rüzgârın yönüne göre kokunun şehre nasıl “haber” verdiğini anlatan büyükler olurdu; sanki çöplük bile kentin gündemine dâhildi. Şimdi aynı yere gitseniz, büyük ihtimalle tanıyamazsınız; şehir, hatıraların üstünü yeni katmanlarla örtmeyi iyi biliyor.
Bugün geriye dönüp bakınca, o çöp arabaları bana yalnızca bir belediye hizmetini değil, bir hayat tarzını da anlatıyor: daha yavaş, daha yüz yüze, daha “elle tutulur” bir şehir hâlini… Basit görünen ama ince düşünülmüş bu düzenekler, mahallelerin yükünü sessizce taşır, kimseye büyük laflar etmeden işini yapardı. Belki de bu yüzden içimde bir sızı bırakıyor; çünkü o günlerin teknolojisi değil sadece, o günlerin Bandırma’sı da artık başka bir zamana ait.
1-06-2026-Sebahattin Pıravadılı