Eski bir fotoğrafa bakarken insanın göğsüne oturan o tatlı sızı vardır ya; işte öyle bir kare duruyor karşımda. Siyah beyaz, vakur ve alabildiğine duru. İnsan düşünmeden edemiyor: Şehirler de insanlar gibi gençliğini, en saf halini bir daha geri getirememek üzere mi geride bırakır? Eğer o zarafet, o insan ölçeğindeki sükûnet korunabilseydi; bugün hiç şüphesiz dünyanın en yaşanılası, en güzel şehircilik mirası olarak parmakla gösterilirdi Bandırma.

1960’ların sonu… Dünyada bir şeyler kıpırdıyordu sanki; dallara su yürüyor, toprağın bağrındaki tohum çatlıyor, yeni bir baharın coşkusu dalga dalga yayılıyordu. Hayat taze bir sürgün veriyordu adeta. Bizim memleket ise dışarıdaki tüm o fırtınanın ve karmaşanın ortasında, belki de kendi tarihinin en nahif, en sahici günlerini soluyordu.
Yalan yok; daha yoksulduk belki, bugünün tüketim çılgınlığına inat imkânlarımız kısıtlıydı. Ama mutluyduk. Kendimize yettiğimiz, soframızdakini yanımızdakiyle bölüştüğümüz, komşunun derdini dert edindiğimiz yıllardı. Birbirimize içten bir “Merhaba” derken gözlerimizin içi güler, yüreklerimiz ısınırdı. Yaşamayı, nefes almayı ve bu toprağın sunduğu güzelliği sevmeyi bilirdik. Kısacası biz Bandırma’da o yıllarda kendi altın çağımızı, masal gibi bir dönemi yaşadık.

Tarih 1968… İskele binasının yanı başına, denizin kalbine, bir duba üzerine kurulan o meşhur balıkhane… Kendi halinde ama vakarla büyüyen, denizle barışık bir kentin simgesiydi.
Aslında bu hikâye çok daha geriye, 1930’lara dayanır. Kurtuluş Savaşı’nın o derin yorgunluğunu üzerinden silkeleyip atan bir şehir düşünün. Genç Cumhuriyet’in getirdiği o taze soluk, aydınlık ve dinamik enerji sokaklara sızmaya başlamıştı. Bandırma sahil bandı kadınlı erkekli kahkahalarla, ailece oturulan çay bahçeleriyle yeniden hayat buluyordu. Dikilen fidanlar serpildi, koca çınarlar oldu; gölgeleri körfezin serin imbatıyla buluşunca insanımız denizle kucaklaştı.
Kıyı boyu dizilen sandallar, körfezin o pırıl pırıl sularına açılan mehtap ve sandal sefaları… Bir yanda iskeleye yanaşan, düdük çalarak kenti selamlayan vapurlar; diğer yanda denizde neşeyle kulaç atan gençler, yarışan çocuklar. Gün batımında demlenen çaylar, fırından yeni çıkmış çıtır çıtır susam kokulu sıcak simit ve yanında o Bandırma’ya has tam yağlı nefis kelle peyniri… Hayatın bütün telaşını bir akşamüstü çayına sığdırabilen bir zarafetti bu.
Çünkü Bandırma, doğuştan ehl-i keyif insanların memleketidir. Yaşamayı sanat gibi icra eden, sıcakkanlı, kibar ve yüzü güleç insanların yurdudur. Boşuna söylenmez; bu rüzgârı bir kez içine çeken, körfezin kokusunu bir kez tadan herkes Bandırma’ya sevdalanır.

Şimdi o siyah beyaz kareyi alıp gözlerinizin tam önüne, büyük ekrana koyun ve uzun uzun bakın. Kaybettiğimiz sadece eski binalar ya da tenha sahiller değil; birbirimize gösterdiğimiz o zarif tebessümün, o telaşsız akşamüstlerinin hatırasıdır. Ve o hatıra, rüzgârıyla meşhur bu güzel kentin kalbinde hâlâ ilk günkü tazeliğiyle yaşamaya devam ediyor.
21-09-2026-BANDIRMA GERCEK-Sebahattin Pıravadılı