DİPTEN GELEN DALGA*1
“Sanki her şey yerli yerindeymiş gibi: alış-veriş yapılıyor, eğleniliyor, sergiler açılıyor, spor karşılaşmaları yapılıyor ve bu yalnız Stockholm’de değil: Londra’da, Montreal’de, Kahire’de, Paris’te de böyle. Amerikalı yöneticiler hiç akıllarından geçirmedikleri güçleri uyandırdılar. Güçlükle bitirebilmiş bir uzun savaşın sersemliği içindeki dünyada kendilerini efendi gibi gördüler. Komünizmi atom bombası ve teknikle yok etmeyi hesapladılar. Birisi şöyle yazıyordu: “Bir düğmeye basmak yeter…” Doğrusu onların olanaklarını küçümsemek de gülünç olur: ileri teknikleri ve geri bilinçleri, iflas halindeki yoksul Avrupa’yı verdikleri sadakalarla büyüleme çabaları, toprakları birkaç kez ipotek edilmiş köylülerin yoksulluk korkuları, ayakkabıcının ya da terzinin dükkânlarından korkuları, entellejansiyanın hayatın alaca bulaca lığından, tartışma olanaklarından, inancının az, inançsızlığının çok olmasından korkusu… İnsan denizini dalgalandırdı Amerikalılar: korkuyla, yalanla ve verdikleri sözlerle. Ve deniz coşmaya başladı… Neredeydi peki yanılgıları? Arkalarından gitmeye hazır insanların ölmek değil yaşamak istediklerini unuttular. Belki bir sürü ülkeyi “Amerikanvari hayat tarzıyla” birbirine bağlayabilirlerdi, ama istemeden ağızlarındaki baklayı çıkardılar ve herkes kendilerinden istenen Amerikanvari bir ölüm olduğunu anladı: bu da kimsenin gözünü kamaştıracak bir şey değil artık… Bilincin, vicdanın, yüreğin en derinlerinden bir karşı dalga, bir dip dalgası yükseliyor şimdi. Yeni bir fırtınanın hazırlığını yapanlar artık rüzgârları yönetemiyorlar…” *2

1950- 1952 yıllarında kaleme aldığı “Dipten Gelen Dalga” eserinde, yukarıda aktarmaya çalıştığım kelimelerle, Dünyanın o günkü konjonktürel yapısının resmini çizmiş Ehrenburg.
Bugün Amerika’nın ve Ortadoğu’nun savaş makinesi İsrail’in, İran’a başlattığı “hava saldırısı”, bizlere, Dünya halklarının, 1900’lü yıllarda yaşadığı Dünya paylaşım savaşlarının geri geldiğini, ya da hiç bitmeden sürüp gittiğini hatırlattı. Dün, Ramazan mübarek gün demeden, Müslümanlığın en yeşil rengine bürünmüş, şeriat hükümlerinin geçerli olduğu ülkelerden; Afganistan- Pakistan sınır savaşları başlarken, bugün, yıllardır Batı’nın ambargosu altında ekonomisi felç edilen İran’a saldırı başladı… Ramazan ayı geçsin, insanlar ibadetlerini tamamlasın gibilerden bir düşünce de tarafların hiç aklına gelmedi hani! Bu savaşın nasıl dallanıp budaklanacağını, akıl sağlığı yerinde olmayan Trump bile kestiremiyordur herhalde! 1950’lerde Kore’ye savaş açıp, 36.574 ABD askerinin ölümüne sebep olan ve büyük bir yenilgi alan Başkan Truman’ın akıbeti gibi, belki çok daha büyük bir yenilgi ile tarihin çöplüğüne atılacak olan Trump ’un çılgın dans şovlarını izleyeceğiz bir süre daha, kim bilir!
Dünya, hızla baskıcı, faşizan yönetimlere doğru kayarken; Afganistan, Pakistan sınırlarından, İran molla rejimine, Yemen, Suriye, Irak, Türkiye ve Arap coğrafyasında bulunan petrol gelirlerine yaslanmış ümmet toplumlarına kadar, İslam’ın hâkimiyet kurduğu oldukça büyük bir coğrafik alan, ABD’nin yönlendirici şemsiyesi altında, Batı’nın silah sanayiini kalkındırma yarışı içine girmiş bulunmaktadır.
Öte yandan, Dünya uluslarında, baskıcı rejimlere karşı, başkaldıran; kapitalizmin sömürücü gücüne karşı, özgürlüğü için ölümü göze alan bir devrimci kanadın haykırışları, isyanları ve örgütlü mücadeleyi her şeyin üstünde tutan bir direniş gücü de, günbegün artarak devam etmektedir.
Diyalektiğin hareket yasaları işlemektedir; “Eşit kuvvetler karşılaştığında, son sözü “Güç” söyler. Baskıcı, hegemonik güce karşı, hiç eksik olmaksızın ve zaman zaman kabaran, Okyanusları ve iç denizleri hallaç pamuğu gibi atan dalga boyları; “Dipten gelen dalgalar”, Doğa’nın kendisini insanoğluna hatırlatması şeklinde, “Güç gösterisi” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Devrim dalgaları da aynen Okyanus’un dipten gelen dalgaları gibi kendini sürekli hatırlatmaktadır.

İlya Ehrenburg’un 3’lü nehir romanından ilki; “Paris Düşerken” romanı, Alman Nazi işgalinin Paris’i işgal etmesi safhasına kadar, yani 1935- 1940 yıllarına kadar olan kısımda geçen olayları, faşizme karşı direnen devrimci güçleri konu edinmektedir. Bu köşede, romanın özet bilgisini, bundan yaklaşık 7 ay öncesinde sunmaya çalışmıştım.
Merak edenler için https://gercekbandirma.com/paris-duserken-sedat-pamuk-tahlili/19617/
Nehir romanın ikincisi “Fırtına” dır ve 1940-1948 döneminde Dünya Paylaşım Savaşı’ndaki Faşizmin yıkıcı mücadelesini konu edinmektedir.
Ve nihayet “Dipten Gelen Dalga” ile Ehrenburg 1948- 1952 Dönemini, soğuk savaş döneminde, yükselen bir Sovyet yönetimi ile tam karşısında olan sözde liberal, aslen yayılmacı, hegemonik ve faşizan yönetim olan ABD’nin kirli oyunlarını, Dünya’nın her yerinde “komünist avı ”na çıkışını anlatmaktadır.
ABD içinde zencilere karşı kurduğu ölüm kumpasları, ABD dışında, Sovyetler Birliği ve ona bağlı güçlenmeye çalışan “Varşova Paktı” ülkelerinden; Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Yugoslavya, Sovyetler Birliğine bağımlı olan Baltık Devletlerinden Belarus, Litvanya, Letonya ve Çek’ler üstüne kurduğu acımasız ve kirli oyunları, tatlı bir destansı dille, ama bir o kadar da tarafsız, objektif gözle, okuyucusuna aktarmaktadır.
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan “Atom Bombası” ( Hiroşima’da 140 000 kişinin ve Nagazaki’de 80.000 kişinin topluca katline ve bu iki şehirin de yerle bir edilmesine yol açtı.) 2. Dünya Savaşı’nı sonlandıran ve Japonya’da binlerce, on binlerce insanı topluca katleden bir “vahşet” tablosunu yaratmıştı. O gün için sadece ABD Pentagon’unun sahip olduğu bu yüksek teknoloji, yıkıcı güç, atom bombasını, yükselen komünist gücü yıkmak için Moskova’ya da atılmasını şiddetle savunan bir Amerikan Senatosundaki senatör Low ile onun kurduğu haber ajansı “Pax”ın Avrupa’daki kirli oyunları üzerine anlatılan olaylar yumağı romanın temasını oluşturmaktadır.
Bu çete içindeki en acımasız, ama bir o kadar da korkak olan Simiddle adındaki emekli yüzbaşının, senatörün sadık uşağı olarak önce ABD içindeki zenci ve komünistlere, sonra, Paris, Berlin hattındaki komünistlere karşı sinsi planlarını okumaktayız. Suçsuz bir zencinin, ölümüyle sonuçlanan bir olayı, mahkeme önünde yalan bilgilerle, kamuoyundaki zenci düşmanlığını körükleyerek, senatörün kızının odasına çağırdığı, babasının çiftliğinde uşak olarak çalışmakta olan, yakışıklı ve oldukça düzgün bir zenci genci, hırsızlıkla suçlayarak, doğrusunu öğrendiği halde zencinin kendisini asmasına giden yolun taşlarını döşemekle meşguldür, doğuştan katil özelliklerine sahip Simiddle yüzbaşı.
Romanda büyük bir yer kaplayan Kore Savaşı’ndan altını çizdiğimiz bölümleri kısaltarak ve yazarın kelimeleriyle aktarmak isterim,
Kore Savaşı;
“Üç gün her şey çok yolunda gitmişti. Mac Horn’un taburu kırk kilometre ilerlemişti. Mac Horn haritaya bakıyor ve artık Yaluntszyan ırmağından pek uzaklarda olmadıklarını, bu ırmağınsa, Kore denilen cenabet yerin sonu olduğunu düşünüyordu. Teğmen Berkeley sinirliydi. Çinlilerin hala bir oyun oynayabileceklerini söylüyordu. Teğmen Prutt ise homurdanıyordu: Yaluntszyan ırmağına kadar gideceğiz, sonra Truman’ın canı öyle istiyor diye Çin’de demokrasiyi yerleştireceğiz!..”*3
“Senatoda uzun zamandır görülmemiş bir heyecan fırtınası esiyordu. Senatör Brewster, Mac Arthur’un Harbin ya da Mukden’i hemen bombalamasını istiyordu. Senatör Morse yılanın başının ezilmesi gerektiğini, bu yüzden bombanın Moskova’ya atılmasını öneriyordu. Rahmetli senatör Low ’un arkadaşı senatör Kane, arabulucu bir tonla: “Elimizde en aşağı iki yüz bomba var” diyordu. Çin’e de yeter, Moskova’ya da… Önemli olan karar verebilmek ve ilk bombayı atabilmektir”
“Mac Arthur’un memleketi uçuruma götürdüğünü kaç kez söyledim… Asya’da çıkarlarımız olduğunu hiç kimsenin yadsıdığı yok, ama bir çocuk bile anlar ki, Moskova oldukça Kore denilen cenabet yeri ele geçiremeyiz. Kansere yakalanmış bir hastaya iştah şurubu verilmez. Kore Savaşı kimse için çekici olmadı. Elli ülkeden Güney Kore’ye yardım edeceklerine ilişkin söz aldık. Ama hepsi birlikte vere vere kırk bin kişi verdi…” *4
Bu kırk bin savaşçının 21 bin askeri ülkemizdendi ve en fazla şehit ve yaralı asker ile savaş esiri asker sayısı da ABD askerlerinden sonra bizdendi. Mezun olduğumuz Bandırma Şehit Mehmet Günenç Lisesi’ne adını veren Topçu üsteğmen rütbeli askerimizle, öğrenim süremizce hep övünç duyduk. Göğsümüz kabardı. Amma velakin hiçbir zaman sorgulamak aklımıza düşmedi ki; Şehit Mehmet Günenç, neden şehit oldu? Sonradan öğreniyoruz ki Menderes Hükümetince 1950 yılında Amerika’nın başı çektiği NATO’ya girebilmek hevesiyle Kore savaşına girmişiz. Savaşın sonundaki bilançoya göre; 741 ölü, 2147 yaralı, 234 asker tutsak ve 175 asker yitik, akıbeti belli olmayan şehitler ve gaziler topluluğu… Bunca askeri yitirişimiz, Nato’ya hoş görünmek uğrunaymış meğer!..
“Bugün BBC News’da Başkan Truman’ın bomba atma konusunu incelediği yazıyordu. Birkaç güne kalmayacak bütün kızıllar ateşler içinde kalacaklar: hiç kuşkum yok bunun böyle olacağına… diye ahkam kesen bir işçiye karşı, savaş karşıtı başka bir işçi şöyle yanıt veriyordu; “Başkan inceliyor “muş!.. Şu işe bakın! Stockholm çağrısının altında kaç milyon insanın imzasının toplandığını incelese çok daha yerinde bir iş yapmış olur oysa. Varşova’dan sonra, bütün dünyanın bombaya karşı olduğuna iyice inandım. İşçileri bir yana bırakalım, “Kızıl Haç” karşı, piskopos karşı, hatta Belçika kraliçesi karşı bombaya. Mac Arthur’un dişlerini ağzına dökmekle çok iyi yaptı Koreliler. Ne işleri vardı Kore’de? Yanıtlayabilir mi acaba bu soruyu üçkağıtçılar?.. Artık Kore de az gelmeye başladı baylarımıza, gözlerini Çin’e diktiler. Bu, eşi benzeri görülmemiş bir namussuzluktur, çünkü her şeyin ceremesini biz çekiyoruz… “
“Başkan Truman’ın demeci üzerine hemen Paris’te grevler, İtalya’da, Amerikan elçilik ve konsolosluklarının önünde gösteriler başlamış, İngiltere’de, İşçi Partisinden yüz milletvekili protesto belgesi imzalamışlardı. Kabul etmek gerekirdi ki, kızıllar istediklerini elde etmişlerdi: atom bombası bir karabasan olmuştu tüm dünyanın gözünde. Öyle gürültü koparmışlardı ki bomba konusunda; imza toplamışlar, yarın öbür gün şu ya da bu kente bomba atılacak propagandasıyla tüm Avrupa’yı Amerika’ya karşı ayağa kaldırmışlardı. Berbat bir durumdayız; kim, nasıl kurtaracak bizi bu çıkmazdan, bilmiyorum…”5”
“ Bir aya kalmaz Kore başarısızlığını herkes unutur: Binddle haklı: küçük, polisiye bir operasyondu Kore. Bütün dikkatimizi Avrupa’ya yönlendirmeliyiz. Fransa ve İtalya’da komünistlere baskı yapmalı, komünist ülkelerde beşinci kollar kurmalıyız; sonra Franko’yla anlaşmalı ve Tito’ya para vermeyi unutmamalıyız; şaka değil, konfor şımarıklığı nedir bilmeyen otuz tümen asker bu… Düşmanın cephe gerisindeki işler için de uçuş müfrezeleri örgütlemek gerek… Bugünkü gazeteleri okudun mu? Bomba konusundaki sözlerinden döndü Truman, kendini yalanladı yani. İşlerine nasıl geliyorsa öyle konuşabiliyor bu adamlar, ama imzaların etkisini de unutmamak gerek…”-6
Varşova’da savaş karşıtı güçlerin toplantısında, her isteyen barış yanlısı kadın, erkek söz alıp, kürsüde zaman kısıtlaması olmaksızın konuşmasını yapabiliyordu. İşte onlardan birisi, son konuşmayı yapan Bayan Browier, topluluk karşısında konuşamayacağını düşünerek bir metin hazırlamıştı. Ama kürsüye çıkıp da, kâğıdı da, yazdıklarını da unuttu;
“Ben Eleonare Browier, bir oğul yetiştirmiş dul. Hiçbir zaman politikayla uğraşmadım. Washington Square yakınlarında bir manav dükkânım var. Oğlum Kore’de öldürüldü. Onu oraya ben göndermedim, kendisi de gitmedi. Tom iyi bir çocuktu, oysa bizim askerlerimiz büyük kötülükler yapıyorlar Kore’de. Hayır, benim oğlum Amerika’yı savunmuyordu orada, böyle bir avuntum da yok ne yazık ki. Çocukluk fotoğraflarına bakıyorum oğlumun ve düşünüyorum: neden gönderdiler onu ölüme? Eğer burada analar varsa, analar anlar beni. Geç olmadan, sağ kalanları kurtaralım.”*7
Roman, bu meyanda bir nehir gibi akıp gidiyor. Okumaya fırsat bulamamış okurlara tavsiyem olur.
*1- Dipten Gelen Dalga 1 ve 2 cilt, İlya Ehrenburg, Çev. Mazlum Beyhan, Sosyal Yay. Toplam 1300 sayfa,
*2- A. g.e. Say. 912-913
*3- A. g.e say. 1152
*4- A.g.e. say. 1160
*5- A.g.e. say. 1163
*6- A.g.e. say. 1166
*7- A.g.e. say. 1177
Sedat PAMUK, 28.02.2026, İzmir