5 Haziran dünya çevre günü…
Anneler günü,
Babalar günü,
Sevgililer günü,
Kuş cennetlerini koruma günü, gibi gibi…
Oh ne ala memleket!
6 Haziran ne günü?

Çevre günü kutlamasının ertesi günü. Yani bugün.
Kutlamayı da geride bıraktığımız için normal yaşantımıza devam edebiliriz artık…Oysa kazın ayağı denilen somut gerçek hiç de öyle değil maalesef!
Hastanelerin onkoloji servislerine yolu düşenler, kanser vakalarının bu kadar artmasına hayret etmektedir.
Sigara baş düşman ilan edilerek, neden/ sonuç kolaylığına kaçılmaktadır.
Oysa çevresel atıkların içme sularımıza karışması, İçme suları ve kaynak suların yıllarca yenilenemeden akan asbest yüklü borularla şehir merkezlerine taşınıyor olması,
Yiyecek sebze ve meyvelerin yoğun kimyasal ilaçlara maruz kalması,Soluduğumuz havanın oksijen yetersizliğine gark olması,
Kısacası yaşadığımız hayatı kendimize ve gelecek kuşaklara dar etmemizin altında toplumsal bilinç düzeyimizin, kimyasala dayalı teknolojik gelişimlere ters orantılı bir seviye kaybı olması, çağımızın vebası olarak tanımlanan kanser vakalarının artmasını getirmektedir…
SLOGANLI YAŞAMDAN VAZGEÇEMİYORUZ;
Günümüzde, CHP Mitinglerinde en çok kulaklarımıza çalınan sloganlardan birisi;“KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER, YA HİÇBİRİMİZ!” olmaktadır.
Doğru mu doğru. Doğru söze ne denir?
Lakin kurtuluş burada, özünde, iktidarın cebellet yönetiminden kurtulmak anlamını taşımaktadır.
5 Haziran günü Özgür Özel, Gümüşhane’de düzenlediği konuşmada, her mitinginde olduğu gibi, yine aynı sloganı kitlelere attırdı. Ne güzel!
Ben o esnada, 9 Eylül Hastanesi’nin onkoloji bölümünde, kemoterapi nin 21 günde tekrarlanan üçüncüsünü ve ona bağlı olarak alacağım immünoterapi nin (bir akıllı ilaç çeşidi imiş) ilkini alabilmek için sıramı bekliyordum.
Hastanenin her yeri tıklım tıklım insan dolu.
Koridorlarda hızlı/yavaş, bir o yana, bir bu yana yürümeye çalışan insanlar, tekerlekli sandalyeleri insanların arasından ittirerek geçirmeye, hastasını taşımaya çalışanlar, sedyelerdeki “ölmeye yatmış” hastaları bir yerlere taşımaya çalışan yeşiller giyinmiş hasta bakıcıları, polikliniklerin bekleme salonları, polikliniklerin önleri, pencere kenarları, velhasıl her yer karınca gibi insan kaynıyor.
Sanırsınız ki 86 milyon insan hastaneyi işgal etmiş.
Hastane bahçeleri, kafeteryalar, yemek içmek bölümleri her yer hasta ve refakatçiler ile dolu. Tabi ki bir o kadar da sağlık personeli; tıp öğrencileri, hemşirelik bölümü öğrencileri, asistan doktorlar, uzman doktorlar; tam bir insan fabrikası.
Hastanenin en yoğun bölümü de onkoloji departmanı; bekleme salonu banka gişeleri gibi hastalara sıra fişi vermekle, metalik seslerle sırası gelen hastasını uyarmakla meşgul;
843- 899 vesaire numaralar yanıp sönmekte.
Şehrin ve çevre il/ilçelerin her yerinden, sabahın köründe gelip kontrol ve muayene olmayı bekleyenler.
Yazımın başlangıcında kanser hastalığının, (çağımızın vebası olarak adlandırılan hastalık illetinin) neden bu kadar yaygın olduğuna aklımın erdiğince ve edinmiş olduğum bilgilerim doğrultusunda değinmeye çalıştım.
Onkoloji servisinde sıramı beklerken, Özgür Özel’in attırdığı sloganı, hastanede sıra bekleyenlere benim de attırasım geldi; birden ayağa kalkıp, “Kurtuluş Yok Tek başına!” diye haykırsam ve Özgür Özel gibi iki ellerimi yukarı kaldırsam mesela! Nasıl bir etki uyandırırım diye düşünmekten kendimi alamadım.
“Delinin zoruna bak! Burası siyasi sloganın atılacağı yer mi? Hastane bahçesinde insanlar canıyla uğraşırken, adam çıkmış, kurtuluş yok diye bağırıyor!” diye hastane personelini göreve çağırıp, beni oradan defetmeye yönelirlerdi herhalde.
Oysa ben Kurtuluşun kansere neden olan gıda, içtiğimiz pet şişelerdeki su ve çevre kirliliğinden olduğunu vurgulamak istemiştim ama nafile! Kime anlatırsın derdini!
Kendi kendime fantezi düşünceme gülümsedim ve sıram gelince 44 koltuktan birisine oturup, 6 saat süren kemoterapi tedavisine başladım.
Bir” 5 Haziran Dünya Çevre günü ”mü böylece tamamlamış oldum.
Sedat PAMUK. 6 Haziran 2026, İzmir