Kapital okumaya başlama yaşım, oldukça geç sayılabilecek bir yaştı. Bundan tam 14 yıl önce, tesadüflerin eseri, bir cesaret, Kapital okuma grup çalışmalarına eklendim. Haftalık toplantıları aksatmaksızın, 3 ciltlik Kapital’i bir buçuk senelik sürede okuyup tamamladık.
Toplamda 1500 sayfalık, Marx’ın her türlü birikimini sergilediği bu eser, bir okumayla anlaşılır gibi değildi. Her sayfasını, her satırını renkli renkli kalemlerle çizerek, evlerimizde okumuş olarak geliyor ve birbirimize, ne anladığımızı aktarmaya çalışıyorduk. Sırayla bir kişi anlatıcılığı üstlenirken, bir kişi de geçmiş hafta okumuş, tartışmış olduğumuz konuların özet bilgisini sunuyordu.
Okumaya başladığımızdaki sayımız, her hafta eksilmeye uğruyor ve dönem sonunda, ‘Hafız-ı Kapital’ unvanına sayılı kişi kalıyorduk. Diyalektiğin yasaları her yerde olduğu gibi burada da işliyordu; başlangıçtaki sayısal çoğunluğumuz olan nicel birikim, konuların ilerlemesi, yani, suyun ısınma derecesi arttıkça buharlaşıyor ve nitel dönüşüme uğramış oluyordu.

Marksist bilim yapıyorduk. İşçi sınıfının bilimini anlamaya çalışıyorduk. Ve biliyorduk ki bilimde dümdüz giden bir yol yoktur. Engebeler vardır. Çelişkiler vardır. Emek ister. Çaba ister. İrade ister.
Okuma dönemini tamamlayan müstesna kişilerden birisi olarak, o hazla yeni kurulan okuma grubuna katıldım. Sürekli Devrim… Che örneğinde olduğu gibi; Küba Devrim önderliğini yaptıktan sonra, onu, kurulan yeni düzende ‘bakan olmak’ kesmemişti. Mücadeleci kişiliğiyle Bolivya devrim mücadelesine katılmayı seçmişti. Deniz Gezmişler de öyle. Mahirler de öyle. İbrahim Kaypakkaya da öyle. Onlardı bizim için ölüme koşanlar. Biz onların destanlarıyla gözümüzü açtık, bugünlere gelebildik. Sürekli mücadele. Sürekli, kesintisiz devrim…
Kapital’in 1. Cildi; meta, para, sermaye ilişkilerini konu edinirken,” emek-gücü” kavramına bir ayrıcalık addetmez. Emek-gücü ile ücret kapitalist düzende eşleşirken, her ikisi de üretken sermayenin olmazsa olmaz tamamlayıcı unsuru olarak nitelendirilir. “Emek en yüce değerdir!” gibi duygusal tanımlama Marx ’da yoktur. Bu soyut tanımlamayı Marx, Gotha Programı’nın Eleştirisinde, Alman Sosyal Demokratların, Lassalle’den esintiler diye eleştiriye tabi tutmuştur. Emek-gücü de, ücretini ödediği sürece kapitalistin sermayesidir, mülkiyet ilişkileri nedeniyle, üretim araçları da. Ne var ki üretimin temel taşları olan emek-gücü metası, kendine has bir metadır ve artı-değerin yegâne üreticisidir.
Kapital’in 2. Cildinde üretilmiş olan metaların yeryüzünde dolaşımını okuyoruz. Başlıca konusu, Dolaşım sürecini anlamak, tüccar sermayesini anlamak, 3’e aldığını 5’e satarak elde ettiğin karın gerçek yüzünün, alım satım farkından değil de, esas itibariyle üretimden geldiğini, sanayici karının, dağıtıma, sermayesinin gücüyle yardımcı olan tüccarla paylaşılmasından kaynaklandığını öğrendik.
Uzatmamak için kısa kesiyorum ve 3. Ciltte hem üretimi, hem dolaşımı bir arada, yani düzenin hâkim gücü sermayenin, dünya pazarındaki hegemonyasını, kapitalist üretim sisteminin, üretim olmaksızın hiçbir etkinliği olamayacağını okuyoruz. Üretim, üretim… Değişmeyen sermaye; üretim araçları, makineler, işlenecek hammadde, enerji, yakıt ile Değişen sermaye; canlı emek. Ve her iki sermayenin birlikteliğinden ortaya çıkan artı-değer. Küçük ama kıymetli bir nüansla; artı-değerin oluşmasında işçinin alın teri vardır. Ücretinin ödenmeyen kısmının, fazladan kapitalistin cebine aktarılan “delta” fazlalığı vardır.
Üretken sermaye, diğer adıyla “Sanayi sermayesi” ile var olan kapitalizm, ne var ki yapısal krizlerden kendini kurtaramıyor. Artı-değer sömürüsü üzerine kurulu düzen, artı-değerin bilişimleri olan kar, faiz ve rant; en üstte de bunların hepsinden ganimet olarak alınan vergiler ile varlığını sürdürüyor. Kar, faiz ve rant, her ekonomi yönetiminde 3 eşit parça halinde kendini göstermez. Örneğin petrol ve doğalgaz yataklarından zengin Ortadoğu coğrafyası, Allah vergisi Rant üzerinden gününü gün ederken, bizim gibi sanayileşmesini tamamlayamamış ülkeler, sermaye birikimi yetersizliğiyle, ülke topraklarını, madenlerini, ormanlarını satılığa çıkartmakta, bir süre sonra borç parayla yönettiği hazinesini, birikmiş 2.7 trilyon faiz ödemesiyle karşı karşıya bırakabilmektedir. Rant ve faizden sonra sacayağının tamamlayıcısı olan kar da, işte bugün içinden çıkamadığımız savaşların temel nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Marksist okumalarımızda, krizlerin oluşumunda en etkin yasa; “kar oranlarının düşme eğilimi” yasasıdır. Organik bileşenin zirve yaptığı, üretim verimliliğinin tavan yaptığı merkez kapitalist ülkelerde yaşanan “Gönenç dönemi”ni, tüketimin yetersiz kaldığı bir “Durgunluk dönemi” takip eder. Artık her yer metadır; vitrinlerin içi meta doludur. Raflar öyle. Sokaklar, ulaşım araçlarından geçilmez. Binalar. Binaların içi, binaların dışı, gökyüzünde uçuşan kuşlar hariç her şey metadır; atılmayı bekleyen füzeler, tanklar, toplar, tüfekler, dronlar, insansız hava araçları, ölüm kusan metalar, oturduğun yerden dünyanın herhangi bir noktasıyla iletişim kuran metalar, internet ağları… Her yer metadır. Tüketilmeyi bekleyen metalar bir yanda, onlara ulaşamayan, açlıktan ölen milyonlar öbür yanda; haktan, hukuktan vareste, gözü kapalı bir üretim düzeni: Kapitalizm.
Dünya Savaşları, Dünya Krizleriyle birlikte yaşanmaktadır. Üretimin merkezini oluşturan ülkelerin konum değiştirmesi, üretimden gelen gücünü yitirmesi, genel olarak uzun süren Dünya Krizleriyle birlikte hareket etmektedir. Yaşanan büyük krizlerden birisi, İngiltere’yi tahtından indirip, yerine, merkez ülke konumuna Almanya ve ABD’yi koyabilmiştir. (1875 krizi ). Bu kabuk değiştirmenin etkisi, 1 ve 2. Dünya Savaşlarında milyonlarca insanın yok olmasıyla sonuçlanmıştır. Sermaye değersizleşmiş, kan kaybına uğramıştır. Ölü sermaye, normal zamanlarda canlı sermayenin kanını emerek beslenirdi, savaşlarda ölüsü de dirisi eşitlenerek yok olmaya yüz tuttu.
Günümüzde yaşadıklarımız da, tarihsel sürecin bir parçasıdır. Döngüsel krizler, döngüsel savaşlara yol açmaktadır. Bazıları, bütün bu yaşananlara “Emperyalizm Çağı” yaftasını yakıştırıyorsa da 3 ciltlik Kapital’de emperyalizm kavramı pek de yer almamaktadır. Sadece bireysel sermayelerin, anonim sermayeye dönüşmesi ile kapitalizmin kendini değişime uğratmasının belirtiler gösterdiğine değiniyor Marx. Marx sonrası 1. Kuşak Marksistler; Hilferding (Finans Kapital ile), Rosa Luxemburg (Sermaye Birikimi ve Eksik tüketim ile), Bukharin ve Lenin, kapitalizmin üst aşaması emperyalizm değerlendirmesiyle, sömürü düzeninin çemberini genişletmişlerdir. “Emperyalizm “kavram olarak literatürümüze yerleşmiş bulunmaktadır. Bütün bu düşünürler Marx’ı inkâr etmekten ziyade, onun oluşturduğu, sömürüye dayalı ‘Kapitalist üretim Sistemi’ni, anlaşılır kılmak amaçlı, bir yapı taşı daha eklemeyi tercih etmişlerdir. Sermaye düzeninin doyumsuzluğunu vurgulamak, krizlerle de olsa sınırlarının olmadığını vurgulamak istemişlerdir.
Kapitalizm söylemi de, emperyalizm vurgulaması da günümüz sömürü düzenini tanımlamak amaçlı kullanılmaktadır. Tek bir farkla, Marx’ın kapitalizmi tanımlamasında, hâkim olan burjuva sınıfının işçi sınıfını sömürdüğü esası bulunmakta, burada, tarihsel süreci, “sınıf savaşları” üzerinden yorumlama yatmaktadır. Emperyalizm kavramında sınıf savaşları perdelenerek, ulusların ulusları sömürmesi devreye girmektedir. Ulusların ulusları sömürmesi, hammaddelerini yağmalaması, enerji kaynaklarına çökmesi, kıymetli madenlerini ele geçirmesi ve bütün bunların yaratmış olduğu paylaşım savaşlarının hiç durmaksızın sürüp gitmesi fikri özneleşmektedir. Tercih sizin, işçi sınıfının iktidarını kurmak için hangi teori yol gösterici olacaksa onu kullanın. Ama işçi sınıfının iktidarını kurmadan da dünyanın bir düzlüğe ulaşamayacağını unutmayın. Sedat PAMUK, 9.04.2026, İzmir