SANAT VE BİLİM EVRENSELDİR, ÖLÜMSÜZDÜR!
Sanat da, tıpkı bilim gibi emeğin birikmiş toplumsal ürünleridir.Sanat da bilim de, insanlık tarihinin emekleme döneminden günümüze gelinceye kadar geçen süredeki toplam toplumsal emeklerin birikiminden süzülerek gelmekte ve bugünün insanlığına ışık tutabilmektedir.
Birikmiş emeklerden oluşan bu ışık pırıltısı için, tanrılardan ateşi çalıp insanlığa taşıyan Prometheus’dan tutun da, her gün için gövdesinden çok daha ağır kayayı yuvarlayarak dağın zirvesine taşıyan, tam zirveye ulaştığında tanrıların parmak ucuyla dokunarak kayayı tekrar bayır aşağı yuvarladığı, kan ter içinde kalıp, tekrar kayayı yukarıya doğru itmeye çalışan, bu cezanın da hiç bitmeyen bir döngü içinde sürüp gittiği Sisyphos ’un çilesini bir düşünelim. Grek mitolojisinde yaratılan bu Prometheus ve Sisyphos gibi sanatsal figürlerin, bugün için günümüz insanının da yaşamış olduğu çileleri yansıttığını hatırlatmamız gereksizdir herhalde. Ekmeğinin peşinde koşan her insan, sabahın köründen akşamın karanlığına kadar kayayı zirveye çıkartmakta, sabah uyandığında kemikleri, kasları yeterince dinlenip yerine gelemeden, sil baştan kayayı itelemeye başlamaktadır.
İnsanlığın yaşadığı bu işkenceleri, yine insanlığın yarattığı sistemsel yönetim tarzları, ekonomi-politik yapılanmaları, “artığın” kimler tarafından mülkiyet edinildiği gibi temel argümanları da unutmamak gerekmektedir. Bütün mesele, insanlık tarihi boyunca, “sınıflı toplumlarda” toprak başta olmak üzere, tüm üretim araçları mülkiyetinin belirli grupların elinde toplanmasından kaynaklanmasıdır.
Köleci toplumlarda, çalışan, üreten köleler iken, çalıştıran ve hazır yiyen, köle sahipleridir. Feodal toplumlarda serfler, toprağı kazıp ekerken, hayvan yetiştiriciliği yaparken, feodal beyler şatolarında, elde edilen artı-değerin –“artık ürünün”- keyfini sürmektedir.
Kapitalist üretim tarzına geçildiğinde ise; bu durum, çalışan, üreten işçi sınıfının var ettiği artık emeğin, artık ürünün, özetle, artı-değerin, üretim araçları sahiplerince ve burjuva hukuku gereğince kendi aralarında paylaşılması ile mümkün olmaktadır. Bu paylaşım, sermaye birikim gücüne göre; girişimci karı+ tüccar karı, banka sermayesinin etkin olduğu “faiz” payı ve nihayetinde toprak, bina sahibinin servet birikiminin karşılığından gelen “rant” paylaşımı ile gerçekleşmektedir. Dünya, böyle tıngır mıngır ilerlerken; köleci toplumdan, feodal düzene, feodal düzenden burjuva düzenine doğru yol alırken ve burada kalmayıp, bir üst yönetim biçimi “sosyalist düzene” geçeceğini de hesaba katarak, sanatın ölümsüzlüğü konusuna geri dönelim.
Geçtiğimiz hafta, sinemada, yeni vizyona girmiş filmlerden “Hamlet” filmini izlemiştim ve sanatın gücünden etkilenerek, “Gazete Gerçek” te bir yazı ile düşüncelerimi paylaşmıştım. Shakespeare’in ölümsüz eseri, 500 yıllık geçmişe sahip “Hamlet” oyunu, sinemaya uyarlanmıştı. Ve Shakespeare’in 10 yaşlarındaki evladını kaybetmenin acısı ile bizim bildiğimiz klasik “Hamlet” oyununu yazıp yönettiğini konu ediniyordu film.
Özetle: Bireysel acıların, ancak evrensel sanat ile hafifletilebileceği mesajını vermekteydi film. Beni oldukça etkilemiş ve Marx’ın dört evladını toprağa gömdükten sonra, “Kapital” gibi bir eseri ortaya çıkardığı düşüncesinde yoğunlaşıp kalmıştım.
Bugün de iki genç yönetmenimiz, Almanya’da, Berlin film festivalinde iki önemli ödülü peş peşe almayı başarmışlardır. Ödül konuşmasını yapan Emin Alper, Berlin’den bütün dünya halklarına seslenerek; Gazze halklarına, İran’da ambargo ve rejimin baskısı altında yaşayan insanlara; “Yalnız değilsiniz!” dedi. “Acınız acımızdır, acınızı paylaşıyoruz!” mesajını verdi. “Rojava” dedi. “Kürtler” dedi. “Türkiye’deki tutukluları sıraladı!” siyasetçileri, Gazetecileri, Belediye yönetim kadrolarını isim isim, dünya dili İngilizce ile tek tek saydı ve alkışlandı. Bu, Dünya burjuva diktatörlüğünün lanetlenmesi değilse nedir?
Yönetimler gelip geçicidir. Kalıcı olan, “Baki olan, hoş kubbede” sanat ve bilimdir. Hangimiz, Hitler’i, Franco’yu, Mussolini ’yi, Kenan Evren’i hayırla anıyoruz. Zulümlerinden başka hiçbir şey hatırımızda kalmıyor. Öte taraftan, boş laf peşinde koşmayıp, hamasetten uzak kalan, okumaya, aydınlanmaya ve düşünmeye gönül vermiş insanlarımız hatırlayacaktır ki;Tolstoy’un ünlü “Savaş ve Barış” roman kahramanı, Andrey Bolkonskiy, Victor Hugo’nun “Sefiller” romanının kahramanı Jean Valjean, Dostoyevski’nin, “Suç ve Ceza” romanının, Raskolnikov’u, Gonçarov’un, Oblamov’u, Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar” romanının Bazarov’u, Bilim dünyasından; fizikçi Madam Curie, keşifleriyle Thomas Edison, aşılarıyla Mikrobiyolog Pasteur gibi ölümsüz isimleri sıralamak mümkündür. Daha daha, isimlerini sıralayamadıklarımız ile, Balzac’ın La Comédie Humaine adı altında yazdığı birçok romanının ortak kahramanı Eugene de Rastignac karakteri gibi yaratılan “kurgusal” karakterler ile evrensel sanat, her neslin hafızasında kalıcı birer tortu bırakmakta ve her biri insanlık tarihinin “Birikmiş emek” mirasından, geleceğin dünyasına ışık tutmaktadır.
22.02.2026, Sedat PAMUK, İzmir