Susuz, Ormansız Bir Yaşam Mümkün Müdür?


Sular kesik. Su sıkıntısı yaşanmakta; hem Tatlısu’da, hem haber aldığımız kadarıyla İzmir’de.
Bir süredir tatilimizi geçirdiğimiz Tatlısu Küçük Bakraç ve Büyük Bakraç Koylarında sular kesilmekte ve saatlerce çeşmelerden SUYUN akmasını beklemekteyiz.
İzmir’in Tahtalı Barajı’nda da su seviyesinin %8’lere düştüğünü basından takip etmekteyiz.
İç Anadolu’da da büyük büyük göllerin kurumakta olduğunu, Konya havalisinde ‘obrukların’ oluştuğunu, yeraltı sularının çekildiğini, olur olmaz kuyular açılarak, bilinçsizce tarımsal sulama yapıldığını okumaktayız.
Su, hayatın ta kendisidir. Susuz kendine ait bir yaşam sürdürmek mümkün değildir.
Ormanlarımız yandı bitti, kül oldu. Cayır cayır yanan ağaçları günlerce seyrettik. İçindeki canlı namına ne varsa, cehennem ateşlerinde, çığlık çığlığa yan… dı… lar..! Kamuoyu olarak, diğer bir deyimle- ülke sakinleri olarak- acılar çekerek, yüzümüzü buruşturarak, gözyaşları içinde seyrettik bu faciayı.
Oysa su kadar, hava kadar, ormanlarımız da yaşamın kaynağıdır. Yaşamın ta kendisidir.
Ağaçlar oksijen üretir, karbondioksit, karbon monoksit tüketirler. Yani, biz insanların solunum çarklarını düzenlerler. Diyalektik olarak; ‘ Ey insan evladı, derin derin soluyun ve yaşamınızı sürdürün, derin derin nefes alın, çıkardığınız pis nefesinizi, çekinmeden üzerimize üzerimize üfleyin! Geğirtilerinizle, sarımsak kokulu nefeslerinizle ve hatta sesli sessiz osuruklarınızla ağaçlar arasında gezinin!’ derler bizlere. Biz duymasak da söylediklerini, bilmesek de kıymetlerini, bizlere temiz hava sunarlar; zorunlu olarak çıkardığımız pis havayı alarak, kendi biyolojik döngülerini sürdürürler.
Ormanlar yanınca, Kaz dağlarından maden çıkarma çalışmaları için ağaçlar kesilince, zeytinlikler, kömür madeni uğruna sökülüp atılınca, köylerdeki yaşam bitirilip, şehirleri genişletip, taş yığınına çevirince, daracık sokakları araç park yerleri kaplayınca, oksijen yerine egzoz gazları teneffüs eder olduk ve olmaktayız. Olmakta da değil, ağır ağır ölmekteyiz.
Su hayattır. Susuz yaşam mümkün değildir. Ormanlar hayattır, havamızı temizler. Ormanlar yağışları çekerek, gökyüzündeki yağmur yüklü bulutların, yağmur olarak yeryüzüne inmelerini sağlar. Yani ormanlar, sadece oksijen kaynağı olmayıp, H20’nun da gökyüzünden yeryüzüne inmesini, yeraltı kaynak sularına dönüşmesini sağlarlar. Barajların dolmasını sağlarlar, kuraklığı önlerler, heyelanları, toprak göçmesini önlerler, bereketli, alüvyonlu toprak yüzeyinin yağmur sularıyla akıp gitmesini, denizlere karışmalarını engellerler.
Ormanların içindeki canlılar… Kısa ömürlü kelebekler, binbir çiçekten aldıkları özü, polenleri özümseyip bal üreten arılar. Çiçeklerin döllenmesini sağlayıp endemik bitki çeşitlerini çoğaltanlar, ekolojik sistem döngüsünü bugünden yarına taşıyan, börtü böcekler, toprağın havalanmasına yarayan köstebekler, solucanlar, yılanlar, sincaplar, uçanlar, kaçanlar… Hepsi birlikte DOĞA’nın ta kendisidirler. Yani Spinozacıların tanrısıdır, bütünü oluşturan parçalardır.
Yaşam döngüsü bir ateşe kurban edilmekte. Olympos tanrılarından ateşi çalarak insanlığa hediye eden Titan Prometheus’un yatacak yeri yok bu dünyada. Zeus, Kafkas dağlarına onu zincirleyerek, karaciğerini bir akbabaya yedirtmekle vermiş cezasını. Akşam yenen karaciğer, gündüz yeniden yerine gelmekte ve ölümsüz tanrının bu ağır cezası sürüp gitmekte… Ama neye yarar! Prometheus’un hediye ettiği ateşle ormanlarımız yanıp kül olmakta… Tatlısu sakinleri olarak bizler de su, su, su diye inlemekteyiz.

67
A+
A-
REKLAM ALANI