Zıvanadan Çıkan Bir Bandırma Masalı: Çağla İsmail

Eski şehirlerin sokakları sadece taş binalardan, rüzgârlı yokuşlardan ya da iskele kokusundan ibaret değildir; o sokakları hafızaya mıhlayan, nevi şahsına münhasır insanları vardır. Bandırma’nın geçmişine dönüp baksanız, Atatürk İlkokulu’nun hemen arkasındaki o kâgir sokakta, hüznü deliliğe teyelleyen bir siluet çarpar gözünüze: Marangozluktan fırın ameleliğine, sokak kahramanlığından bir efsaneye savrulan Çağla İsmail.

Hayatın İsmail’e gülümsediği anlar hep kısa sürerdi. Marangozluk ustası göçüp gidince tezgahını kapatmış, ekmeğini fırınlarda un tozu içinde, eşek arabasıyla mahalle bakkallarına somun taşıyarak çıkarmaya başlamıştı. Yaşı geçkinceydi ama gönlü gençti; Nurten’e vurulmuştu bir kere. Alçak pencereli evin önünden kırk defa geçip tülün ardından bir işmar yakalamaya çalışırken niyeti de, sevdası da saftı. Evlenecekti. Babadan kalma o kâgir yuvayı elleriyle onardı, pencereleri sokak kapısını pırıl pırıl bir laciverde boyadı. Aynaya bakıp “Yakıyorsun oğlum,” derken göz kırpan İsmail, aslında hayatın ona hazırladığı son virajdan habersizdi.

Ertesi gün gelen haber, sadece evi değil, İsmail’in aklının zembereğini de yerinden söktü: Mirasçılar evi satıyordu. Ölüm haktı, miras helaldi belki ama bu topraksız kalış İsmail’in kalbine ağır geldi. Baltayı kaptığı gibi girdi canı gibi süslediği eve. Kapı, çerçeve, banyo, yüklük… Ne varsa vurdu baltayı. Berber Çinko dükkandan fırlayıp “N’apıyorsun İsmail?” diye seslendiğinde verdiği cevap, Türk edebiyatının en sahici trajikomik tiradı gibiydi:

— Hissemi ayırıyom abi!

Dört duvarı öksüz bıraktıktan sonra boy paltosunu çekti sırtına, botlarını sildi, akrabadan kalma zabıta şapkasını eğreti biçimde başına oturttu. O günden sonra eve dönmedi İsmail; caddeye, meydana, rüzgâra karıştı.

Tam da o günlerde, Bandırma 1. Uluslararası Kuş Cenneti Maratonu’nun telaşı vardı sokaklarda. Bütün kasaba ünlü koşucu İzzettin Çalışır’ın zaferini beklerken, İsmail Pinti Bekir’in köşedeki trafiği idare eden o meşhur “zıvana” kabinine attı kendini. Eline nereden geçtiği bilinmeyen bir düdükle, boşaltılmış caddede olmayan arabaları yönetmeye başladı: “Bekle, bekle… Sağa yanaş… Sen geç!” Kamyoncu Deli Cemal kornaya asılıp üstüne sürünce gürledi: “Zıvanadan çıkarma beni Cemal!” Çıkmıştı zaten; hayat İsmail’i kendi zıvanasından çoktan fırlatıp atmıştı.

Kışın kahve köşelerinde uyudu, lokantacılar doyurdu karnını. Gençler omzuna general yıldızları, koluna başçavuş sırmaları diktiler. Bir gece Etrüsk vapurundan Fener Adası açıklarında iddiaya girip denize atlayacak kadar gözü karaydı; kaptanın bastığı tokatla vapurun ömür boyu şeref konuğu oldu. Bileti yoktu ama koca Bandırma’nın sevgisine pasaportu vardı.

Sonra bir gün aniden kayboldu rıhtımdan. “Beyoğlu’nda görmüşler,” diyen de oldu, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde kadavra olduğunu fısıldayan da. Doğruysa eğer, bu dünyadan bir ceket, bir şapka ve kırık bir kalple geçen Çağla İsmail, ölüsünü bile birilerine faydası dokunsun diye bırakıp gitmişti.

Şehirler betonla değil, böylesi yaralı ve zarif hikâyelerle derinleşir. Ruhun şad olsun Çağla İsmail; ne hisseni tam alabildin bu dünyadan, ne de sevdana bir çatı kurabildin… Ama Bandırma’nın orta yerinde bıraktığın o delişmen kahkaha, hâlâ rüzgâr estikçe kulaklarımızda.

6-10-2026-Sebahattin Pıravadılı

296
A+
A-