Emek En Yüce Değer Midir?

EMEK EN YÜCE DEĞER MİDİR?

Yürüyüşlerde sosyalizmi savunan grupların taşıdıkları pankartlarda, bir slogan olarak karşımıza çıkan, emeği kutsal kılan, değer olarak yücelten bu söylem, her ne kadar kulağa hoş gelen bir söylem miş gibi gelse de; ve de Marksist literatürümüzde çok anlamlı bir söylem miş çağrısı uyandırsa da, bir ayağı eksik ifadedir.

Yani sözün kısası, “Emek en yüce değer” değildir!

Bilinenin aksine, emek, tek başına yeni değerleri yaratamaz ve “Değer” olarak da, en yüce değeri temsil edemez. Ezberlenen yanlışa bir şerh koymak gerekir. Şöyle ki; Doğa olmaksızın emek, hiçbir varlık üretemez.

Doğa diye tabir edilen kavram; sadece insanların yaşamlarını sürdürdükleri, nefes alabildikleri yerler değildir. Nesnel varlıklar olarak ağaçlar, bitkiler, çiçekler, hayvanlar, böcekler, ya da yaşanılan mekânlar, coğrafi bölgeler, kırlar, şehirler, akarsular, denizler, okyanuslar değildir. Doğa, aynı zamanda, her türlü yer ve zaman unsurlarını da içeren, toprak altı ve toprak üstü zenginlikler yumağı ile birlikte bir bütündür.

Doğa; rüzgârlardır, denizlerdeki met ve cezirlerdir, yükselen dalgalardır, okyanusların sularını yükseltip alçaltan Ay’ın çekim kuvvetidir, dolunaydır ve yıldızlardır, güneş ve gökyüzündeki atmosferdir, yetmez, yer ve zamanın ta kendisidir; ışık hızıdır, gece ve gündüzün oluşumudur, dakikadır, saattir, yıldır.

Doğa, sonsuzluğuyla, sınırsızlığıyla yaşamdır. Kısacası, doğa her şeydir.

Emek, insan emeği, ancak doğanın bir parçasını temsil edebilir. Özne- nesne ilişkisinde; bütün-parça ilişkisinde; somut- soyut ilişkisinde; ya da sonlu- sonsuz ilişkisinde; emek ve doğa birlikteliği, tarihsel süreci yaratan ayrılmaz bir bütünlüğü temsil eder.

Emek soyut bir kavram iken, doğa somuttur, nesneldir. Üretim sürecinde emek özne iken, doğayı temsil eden, işlenmek üzere ele alınan herhangi bir hammadde, nesneyi imlemektedir. İnsan emeği, yer altından çıkardığı kömürü fırınlarda yakarak, çıkardığı demir, çelik, bakır gibi madeni eriterek, eğip bükerek, ona olması gereken şekli vererek bir eşya, yeni bir nesne yaratır. Yaratılan yeni nesne “kullanım değeri” olan bir masa, sandalye olabileceği gibi, bıçak, tabanca, tüfek gibi saldırı aleti de olabilir. Uçak, tank, füze gibi öldürücü, yok edici nesne de, dahası, günümüzdeki toptan yok edicilikte etkin icat, nükleer savaş aletleri de olabilir.

Faydalı ya da zararlı her üretilen nesne, doğa/emek birlikteliği ile ortaya çıkmaktadır.

Eşyaların kullanım değerini ilk ifade eden Aristo, yaşadığı çağ itibariyle, köle emeğinin hâkim olduğu dönem itibariyle üretilen nesnelerin değişim değerini tam olarak vurgulayamamış, bu sebeple “Emek-Değer Teorisi”ni tam olarak kuramamıştır. “Beş adet yatak, eşittir bir ev eder” anlamına gelen, ancak mübadele değerine dokunabilmiştir. İnsanlığın hizmetine sunulan her türden yaratılmış değerin, emek ile doğadan elde edilen nesnelerin birlikteliği sayesinde ortaya çıktığını ifade eden düşünür, Aristo’dan sonra W. Petty ’dir. İngiliz iktisadının ilklerinden olan ve İktisat biliminin kurucusu olarak kabul edilen Merkantilist (*) Sir William Petty ( 1623- 1687), 1650’li yıllarda Thomas Hobbes’un sekreterliği görevini üstlendiği sıralarda; “Malların değerini toprak –doğa- ve emeğin birlikteliği belirler” der ve bu anlamda doğanın yaratıcılığı ile emeğin değer yaratan bütünlüğünü vurgular.

(*) Merkantilist; Devletin zenginliğini, hazinesindeki altın stoku ile ve de ülke nüfusunun büyüklüğü ile ölçülebilir olduğu savını ileri süren ve de amaçlayan iktisadi düşünür anlamını barındırır.

Merkantilizm, Amerika Kıtası’nın ve yeni deniz ticari yollarının keşfinden sonradır ki, Batı Avrupa’da hâkim olmuş, 16.yüzyıla damgasını basmış ekonomi teorisidir.

Bu teoriye göre devletlerin hazinesindeki zenginlik, ticaretin ve sanayileşmenin gelişimini sağlayan en önemli faktördür; devletlerin yapmış oldukları ithalatı ve harcamalarını olabildiğince kısarak, ihracata yönelmeleri, devletin zenginleşmesini sağlar. Bu teori, özellikle İngiltere’de hâkim olmuş ve Dünya pazarının liderliğine ulaşmıştır. Osmanlı devletinde ise tam tersine, her türden ihtiyaç maddeleri, gerekli ya da o günün koşullarında gereksiz, lüks tüketim malları dışarıdan temin edilerek hazine boşaltılmıştır. Bunun üzerine binen, uzun yıllar süren savaş harcamaları da, ister istemez “dış borçlanmayı” ve sömürge ülke olmayı getirmiştir. Günümüzde de Osmanlıcığı savunan politikalar, ihracata yönelemeyen, saman dâhil her türlü ihtiyaç maddelerini hazır olarak dış ülkelerden temin eden, yüksek faiz oranlarıyla borçlanan bir ekonomi-politika izlenmektedir. Bu sayede dış borç stoku hızla büyümekte, 600 milyar dolar hacmine ulaşmaktadır. Malların değerini belirleyen toprak ve emeğin birlikteliğidir, tanımını ilk telaffuz eden W. Petty’ nin ardından gelen A. Smith, D. Ricardo ve Nüfus Teorisi ile ünlenen Papaz Thomas Malthus “Emek-Değer Teorisi”ni geliştirmişlerdir. Her üç ekonomist de, insan eliyle üretilen değerlerin her birinin emek ile oluştuğunu vurgulamışlardır.

Marx, Emek-Değer teorisini, üretilen metalardaki her bir “somut emeğin”,” gerekli toplumsal emek zaman” kavramıyla zenginleştirip, “toplumsal soyut emek” açılımıyla ifade etmiş ve de bu sayede, metalardaki artı-değer sömürüsünü sergileyerek “Değer Teorisi”ni tarihsel bağlamına kavuşturmuştur.

Artı-değer; üretim esnasında ortaya çıkan, karşılığı ödenmemiş ve kapitalistin mülkiyetine geçen, aynı zamanda kapitalizmin “mihenk taşı”nı oluşturan kısmıdır. Artı-değer, emek-gücünün, çıplak gözle görülmeyen ve de sömürülen kısmıdır ve de, kapitalistlerin yegâne zenginleşme aracıdır.

23.09.2025, Sedat PAMUK, Tatlısu

110
A+
A-
REKLAM ALANI