Bandırma’nın kalbinde, denizin mavisiyle tarihin sessizliği arasında duran o zarif yapı…
Mimar Kemaleddin’in 1926’da binayı bitirdi, Bandırma İskelesi, yalnızca bir ulaşım noktası değil, bir dönemin estetik anlayışının, şehir kültürünün ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki modernleşme idealinin simgesidir.
Altından tren geçen bu eşsiz iskele, dünyada benzeri az bulunan bir mühendislik harikasıdır. Denizin üstünde, sade ve asil bir duruşla yükselir. Sağında solunda beton yığınları, dijital reklam panoları, plastik barakalar yoktur. Meydan ferah, denizle şehir arasında nefes alan bir boşluk gibidir. Kapıdağ’dan getirilen granit taşlarla döşenen zemin, yazın sıcağını yansıtmaz, yağmurda suyu sel yapmadan emer. Her ayrıntısı, dönemin şehircilik anlayışının zarafetini taşır.
10 Ağustos 1938 günü, Bandırma halkı için unutulmaz bir gündü. Almanya’nın Kiel tersanelerinde yaptırılan S/S SUS vapuru, Bandırma–İstanbul hattında ilk seferine çıkmıştı. Sabah 08.45’te Karaköy’den ayrılan gemi, öğleye doğru Bandırma’ya ulaştığında, iskele meydanı dolup taşmıştı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Herkes o anı görmek için oradaydı. Cumhuriyet’in genç kenti, modern bir gemiyi, modern bir iskelede karşılıyordu.

O gün çekilen fotoğraflarda, sadece bir vapurun gelişi değil, bir dönemin ruhu görülür. Granit taşların üzerinde duran insanlar, yüzlerinde gururla, gözlerinde umutla geleceğe bakar. Bandırma İskelesi, o günden bugüne yalnızca bir mimari yapı değil, bir kimliktir.
Bugün, çevresinde yükselen beton yapılar, plastik barakalar ve dijital gürültü arasında o eski zarafeti korumak zor olsa da, Bandırma İskelesi hâlâ dimdik ayakta. Her dalga vurduğunda, her martı çığlığında, geçmişin o asil sesini fısıldar:
“Bu şehir, denizle dosttu. Bu iskele, bir medeniyetin kapısıydı.”
2-05-2026-BANDIRMA GERCEK-SEBAHATTİN PIRAVADILI