Ozan Ozanca
GÖZLERİMİZİN ÖNÜNDE BANDIRMA ÇÜRÜYOR
Yaşadığım Bandırma’yı hep çok sevdim; hâlâ da seviyorum. Ama son yıllarda, özellikle de pandemi sonrasında bu şehirde görünmeyen bir el sanki her şeyi yerinden oynattı. Bir huzursuzluk çöreklendi sokaklarına. Tam tarif edemediğim, bir türlü adını koyamadığım bir değişim…
O eski Bandırma artık başka bir yerde duruyor sanki.

Bir zamanlar bu şehir, esnafıyla, komşusuyla, sokağıyla; dürüstlüğün, yardımseverliğin ve karşılıklı saygının tabiatına işlediği bir yerdi. Bunu en sıradan günler bile hissettirirdi.
Cumartesi pazarı kurulmuştu. Taze fasulye almak için bir tezgâha yaklaşmıştım. Pazarcı, daha ben bir şey söylemeden, “Beyim,” dedi, “Havalar çok sıcak, fasulye tarlada suyunu çekmiş olabilir. Bilginiz olsun.”
Ben de şaşkınlıkla, “Madem öyle, niye satıyorsun?” diye sordum.
Gülümsedi ve o eski esnaf vakarını hatırlatan şu cümleyi kurdu:
“Ben uyarımı yaparım beyim. Alıp almamak müşterinin bileceği iştir.”
Dürüstlük Bandırma’da böyle yaşanırdı: Gösterişsiz, sade, kendiliğinden.

Bugünse şehir bambaşka bir yüz taşıyor. “Neden?” diye soruyorum. Aldığım cevap hep aynı: Yoğun göç, değişen esnaf kültürü, üniversitenin getirdiği on binlerce öğrencinin yarattığı yeni hareketlilik…
Ama bir şehrin ruhu, sosyolojisi, kültürü bu kadar hızla, bu kadar sert biçimde çözülür mü?
İnanmakta zorlanıyorum.
Kaldırımda yol verilmesi değil, sürüler halinde yürüyenler de değil, kırmızı ışıkta karşıya geçenlere alıştı bu şehir, yerlere tükürmek, çekirdek kabuğunu yerlere atmak sıradanlaştı zaten…
İnsanlar mutsuz; geçim derdi büyüyor, hayat pahalı. Bunların hepsi doğru. Ama benim derdim bunların bile ötesinde:
AHLAKİ ÇÜRÜME
Bir toplum nasıl olur da bu kadar kısa sürede böyle bir erozyon yaşayabilir?
Bu soruyu her gün yeniden soruyorum kendime.
Geçenlerde Pazartesi pazarına gittim. Acı biberi sevdiğim için yarım kilo kıl biber aldım. Normalde tarttırmam ama poşet hafif geldi. Peynir alırken içime kurt düştü; tezgahtaki terazide tarttım: 420 gram…
Geri döndüm biberciye. Hiçbir şey söylemeden poşeti uzattım. Esnaf, tek kelime etmeden parayı iade etti.
Ama o sessizlik, o yüz ifadesi, bana “dürüstlük” değil; “yakalanınca geri adım atmak” duygusu verdi. İçim sıkıldı. Çünkü Bandırma’nın alışık olduğum esnafı yakalanmazdı; zaten hile yapmazdı.
Muhtemelen bu pazarcı da evlidir, çoluk çocuğu vardır, akşam tezgahını kapatınca evine ne götürüyordur?
Bir yanda din, iman, aile, ahlak vurgusu…
Diğer yanda adaleti bozuk bir terazi…
Bandırma değişti. Ama asıl mesele şu:
Biz değiştik.
Daha doğrusu, bazı değerleri kaybettik. Ya da kaybederken susmayı öğrendik.
Ve bu çözülmenin en acı örneklerinden biri esnaf lokantalarının yok oluşu…
Önce esnaf lokantaları kayboldu. Endüstriyel yemek zincirleri, hazır yiyecek tezgâhları, çiğ köfteciler, kebapçılar, hamburgerciler şehri istila etti.
O güzelim tencere yemeklerinin kokusu sokaklardan çekildi.
Eskiden, sabahın köründe çıkan kuru fasulyenin, tencerede ağır ağır pişen et yemeğinin, tereyağlı pilavın kokusu bütün çarşıya yayılırdı. O lokantalar sadece karın doyurmazdı; kültürümüzdü, vicdanımızdı, ahlakımızdı.
Bizim fakirimizi, işsizimizi, öğrencimizi parasız doyuran yerlerdi.
Şimdi tek tek sayabiliyoruz geriye kalanı:
Arnavut Necdet’in İstanbul Lokantası…
Kent Lokantası…
Ve “İyi ki var” diyerek misafir götürdüğümüz İnegöl Lokantası…
Geriye kalan sadece bir avuç mekân, bir avuç hatıra…
Ama bir şehir tencere yemeklerini kaybediyorsa, aslında sadece bir gastronomisini değil; ruhunu, hafızasını ve dayanışma kültürünü kaybediyor demektir.
Oysa bu şehir, Friglerden Mysialılara; Traklardan Perslere; Büyük İskender’den Roma’ya ve Bizans’a kadar sayısız medeniyetin soluğunu taşımış kadim bir coğrafyadır. Daskileion’un, Kyzikos’un taşına toprağına işlediği bir tarihin mirasçısıyız.
Ama acı olan şu ki:
Bu tarihî zenginliğin ortasında, gözlerimizin önünde koca bir şehir,
Bandırma – yavaş – yavaş – yavaş çürüyor.

Ve unutmayalım:
Bir toplumu çürüten, sadece ekonomik kriz değil; ahlakın, vicdanın ve adalet duygusunun kaybıdır.
Ozan Ozanca
01 Aralık 2025