Genel seçimlerinin arefesinde vizyona sokulmasından dahi art niyet gayet iyi tarafımdan anlaşılıyor da…Allah’tan, MHP’nin oy sayısı 7 milyon 419 bin 676 olduğu halde, KAFES filmini izleyen kişi sayısı ; 100 bin 226 ! 12.10.2015
Filmi izledikten sonra ; öncelikle, UTANMAM gerektiğini düşünüyorum ! Öyle ya… lafa geldi mi 45 yıl bir davanın, bir siyasi hareketin öyle veya böyle bi yerlerinde olacaksın ve o hareketinin ulviyetini, 3. Şahısların gözünden, bir uydurma film de arayacaksın ! Filmden umutlanan ülkücüler için bu film bir Acz-i vesikadır…!
Patrick Kinross, bilinen adıyla Lord Kinross, (d. 1904 – ö. 1976) İskoç soylusu yazar vardı…. Mustafa Kemal Atatürk hakkındaki biyografisi ve Ortadoğu ülkelerine ilişkin, diğer eserleriyle ün kazanmıştı. Kazanmıştı da, pek çoğumuz ve Türklerin çoğu da, Cumhuriyeti Atatürk ü ve hatta Osmanlıyı, onun gözünden tanıyıp, başımıza tarihçi allame-i cihan kesilmiştiler…
Başkasının şeyiyle gerdeğe girmekte ve damat havası atmakta, maalesef üstümüze yok !
Şimdi de ; lafa geldi mi 5.000 ÜLKÜCÜ ŞEHİT ten ( ülkücü şehit sayısı asla bu rakam değildir, çünkü daha düşüktür.) bahseden (şehitlerinin dahi çetelesini tutamamış) ÜLKÜ-CÜ geçinenler veya ülkücülükten geçinenler, nasıl ki ; bu hareket hakkında ahkam kesemez ! iseler ;
KAFES Filminin yapımcı-senarist-oyuncu v.d Bektaş TOPALOĞLU’sunun, Mahmut KAPTAN’ının ve Yasemin NAK ile Bülent AYDOĞAN’ın da, arkalarındaki AKP ve Tarikat bağlarını bile bile, filmin hikayesini yazanın VAHDET Gazetesi yazarı olduğunu bile bile, ÜLKÜCÜLÜĞÜ bunların resmetmesini, asla kabul edemem. Etmiyorum da…
Filmi seyrettikten sonra da, artık hiç edemem !
12 Eylüle, ülkücülerin gözünden bakmak iddiasındaki bu FİLM ;
1970 yılının (1978 Yılında benim de SİTE Yurdunda kalıp, öğrencisi olduğum…) Beşevlerde bulunan Ankara Erkek Teknik Öğretmen Okulu’ nun bahçesi ve merdivenleri ile koridorlarını göstererek ve 1968 yılında ilk ülkücü şehidi Ruhi Kılıçkıran’ı göstermeden de olsa ( Ülkücü hareketi anlatacak her kitap, her film kusura bakmasın Ruhi KILIÇKIRAN ın şehadetinden işe başlaması lazım…), 23 KASIM 1970 yılında, komünist öğrencilerce ciğerleri bisiklet pompasıyla şişirilip patlatılarak ve arkasından 3. Kattan aşağı atılarak şehit edilen o okulun öğrencisi, ülkücü Dursun ÖNKUZU nun şehadetini göstererek başladı.
Önkuzu hey ! önkuzu !
Önde gider önkuzu.
Bu bayrak düşmez yere,
Ölmedikçe son kuzu !
Dinleyebilirsiniz ; https://www.youtube.com/watch?v=ILVoAkbWiBk
Ben, Önkuzu adını duyup, o yıllardan dilime pelesenk olmuş bu mısraları mırıldanırken, az sonra da bu mısralar (nasıl olduysa) fondan seyircilere fısıldandı…
Ben, tamam… bu film ülkücü hareketi galiba anlatacak diyordum ki…film hızla, Muhsin Yazıcıoğlu’nun Ülkü Ocakları Genel Başkanı olduğu 1977 ye doğru çekiliverdi…İHSAN Başkan rolü, onun için oynandı…
Ama, ilginçtir ki ; mavi bayraklı hilal içindeki BOZKURT tan başka, bir tane gerçek BOZKURT sembolize edilmedi. Ehl-i Tarik ilminin fenomenlerince dizayn edilen bu film de, 3 hillalli MHP armasının gizlenmesi de, Alparslan TÜRKEŞ adından, Türk Milliyetçiliğinden hatta Milliyetçilikten bir defa bahsedilmemesi de… ilginçti ! İlginç olduğu kadar, bu filmin bir ÜLKÜCÜ KESİT olmadığı konusundaki iddialarımı güçlendirecek kadar da, TÜRK ve TÜRKİYE’den hatta komünistlerden söz etmemek te…hepsi kati delillerdi…
Ama, Muhsin Başkan ve arkadaşlarının Türk-Türkçülük veya Türk Milliyetçiliği kelimelerini (nedense) hiç kullanmadan, 1968 kuşağından 1978 kuşağına geçmiş bazı sol düşünür ve aydınlarla yaptıkları görüşmelerden bahs edip, ve bu görüşmelerden aldıkları sonuç ile, SOSYALİZM ve İSLAM Birliğinin gerçekleşebileceğini söylemeleri, çok yanlıştı… Çünkü o yıllarda asla islam ile sosyalizmin birleşkesi, ülkücülerin ideali olmamıştır.
KAFESE GİRMEK…
Bir defa, bazı nezarethanelerde işkenceler görerek, cezaevlerine düşen/düşürülen binlerce ülkücüden biri de bendim…Cezaevlerini asla KAFES e düşmek diye tanımladığımızı ben hiç hatırlamıyorum. En çok kullandığımız TAŞ MEDRESE idi…Çünkü, okullarımızdan alınıp içeri tıkılıyorduk…
*Filmin bir yerinde, o yıllarda benim de Susurluk’ta satış temsilciliğini yaptığım ‘ GENÇ ARKADAŞ ‘ Dergisinin çıkarılışına ait matbaa sahneleri verildi de, o derginin ne bir başlığı, ne bir yazarı, ne de bir yazısından… nedense hiç bahs edilmedi…!
Ülkücülerin tek ulusal gazetesi HERGÜN Gazetesiydi, MİLLET Gazetesiydi, YENİ DÜŞÜNCE idi…bunlardan bir kare bile bahs edilmedi…
Öyle ya, o dönemde komünist gençler kendilerini ceplerine CUMHURİYET Gazetesi koyarak teşhir ederlerdi, biz de cebimize HERGÜN koyardık…!
Kaportacı Mustafa rolü de, sanıyorum ki, benim de ölmeden önce tanıştığım, 12 Eylül ün ilk idam edilenlerinden Mustafa PEHLİVANOĞLU’na atfedilmişti. Suçu, sol görüşlülerin oturduğu bir kahvehanenin kurşunlanması olarak gösterildi. Ama, tarihe BALGAT KATLİAMI olarak da geçen bu olay(lar)ın içyüzüne hiç değinilmedi. Oysa o gece, BALGAT ta sol görüşlülere ait 3, ülkücülere ait 2 kahvehane taranmış, toplamda 5 kişi ölmüştü…
Teravihden çıkan Mustafa da, gittiği ülkücü kahvesinde gözaltına alınmış, yine reelden arkadaşım olan ve halen yaşayan İsa ARMAĞAN ile birlikte, işkencelere tabi tutulmuşlar ve o gece taranan kahvelerin suçunu işkenceyle üstlendirilmişlerdi.
12 Eylülün ilk günlerinde ise, askeri cezaevinden Mustafa ve İsa kaçırılmış, İsa nın karadenizden İRAN a geçmesi sağlanmış, Mustafa ise Kütahya’ya bizim yanımıza getirilmişti. (Ben o tarihlerde Necati Eğitimden atılan olarak Kütahya Şeker Fabrikasında, işçi olarak çalışıyordum.) 6 Ekim 1980 gecesi de, idamlık Mustafa Pehlivanoğlu’nu getiren devlet görevlileri, tekrar gelip Mustafayı Kütahya’dan aldılar ve Ankara’ya götürüp, o gecenin sabahında, ailesine bile haber vermeden asmışlardı…
İsa ARMAĞAN’ da, birkaç yıllık yurtdışı sürgününden dönmüş, İDAM cezasının uygulanmayacağı garantisine karşılık, yaklaşık 16 yıl, bir kısmı da Bandırma M Tipi cezaevinde hücre yatarak, cezasını çekmişti. İsa şu an Bursa da ve geçende oğlunun evlilik düğününe gittim. Ama Mustafa YOK !
Ve en acısı ; Mustafaya işkence ile imzalatılan kahvehane taramalarında hem sol görüşlülerin, hem de ülkücü görüşlülerin kahvelerini aynı gece tarayan silahların balistik muayenesi 10 yıl sonra açıklanmış ve AYNI SİLAH olduğu, ve o silahında DEV-SOL un örgüt evinde bulunan bir silah olduğu ortaya çıkmıştı.
Ama 23 yaşındaki Mustafa Pehlivanoğlu, Kenan EVREN’in ; ne asmayıp ta besleyecek miydik dediği bir idamdı, denge olsun diye 7 Ekimin sabahında, ailesine bile haber verilmeden, sol görüşlü Nejdet ADALI ile birlikte asılmışlardı…
Şimdi ; bu kısmen anlattıklarımın hiçbirini anlatmayan KAFES FİLMİ bence ülkücü harekete ihanet eden bir filmdir.
Haaa, bu arada 12 Eylül Cezaevlerindeki bazı enstantaneler doğru gibi gözükse de, eksikti, yanlıştı.
İdam mahkumları, asla koğuşlarda yatırılmazlar, tek başına hücrelerde yatırılırlar ki, orada onların güneş yüzü görmeden ZAMAN MEFHUMUNU kaybetmeleri istenirdi. Öyle ya, sabaha karşı idam edilecek birinin, sabaha karşı zaman dilimini de unutması beklenirdi…Yani almaya gittiklerinde, fiziki direniş olmamasını isterlerdi.
Cezaevine atılanlar, özellikle ülkücüler ; önce ana kapının deliğinden başaşağı, elleri üzerinde düşürülerek hapishaneye girdiklerini anlamaları için, köpek yürüyüşü ile içeri alınıyordu. Ve hazır bekleyen berberde, ülkücülere yiğitlik görünüşü veren saç ve bıyıklarımız, varsa sakallarımız… sıfır kesiliyordu…Yani cezaevinde, sakal ve bıyık gibi bir lüksümüz o yıllarda yoktu. Filmde buna dikkat edilmemesi iyi olmamış…!
Sayımlarda da, isim ve asker içtiması gibi memleket adını söylemezdik…Hücrede isek, mazgaldan veya koridora dizilerek sayıma çekilirdik ve 1,2,3 der, gardiyanın ALLAH KURTARSIN ! seslenmesine de, SAĞOL diye bağırır, geçerdik…
FİLMDEKİ, Celal, ajan Murat karakterinin kim olduğunu, ben çıkaramadım. Ama, başlarda az gösterilen Seçkin, şimdi AKP nin yalakası olarak bildiğimiz MÜMTAZER TÜRKÖNE nin, ta kendisiydi…Murat ta polis ajanıydı…
KAFES Filmi, tam anlamıyla ülkücüleri Anadolunun saf ama katil, ama cahil çocukları göstermekten başka bir gayesi olmayan filmdi. Neyin mücadelesini yaptıkları noktasında, nasıl hangi paralarla geçindikleri noktasında, davaları noktasında tek vurgu yapılan yer VATAN idi…
Amenna, ülkücüler VATANSEVERDİ… Ama hangi tehlikelere karşı vatanı sevdikleri ve nasıl sevdikleri, bunu onlara kimin ve hangi güçlerin yaptırdığını, filmde hep gizlediler…
Hatta, bu filmdeki asıl ihanet, işkence gören ülkücülerin bir askere ettiği küfrü AMK göstererek, ülkücülerin de bir TSK Düşmanı oldukları algısını yaymaktan başka, hiç bir işe yaramadı.
Tamam, ben de cezaevinin içine girmemesi gereken bir yüzbaşıdan, üstüm çıplak diye, copla dayak yedim ve koğuşlara ATATÜRKÇÜLÜK Dersi vermekle cezalandırıldım falan ama…Orada bizi döven, bize söven özellikle rütbesizlerin, emir-eri olmalarından ötürü, bence hiçbir suçu ve günahı yoktu.
Kaldı ki biz ülkücüler, cezaevlerine tıkılmadan önce 1968 de başlayan komünist hareketlerde, 1980 yılına kadar şehit edilen askerin, polisin… cenazelerini kaldıran kişilerdik. Haaa, işkencelerde ; ‘ SİZE Mİ DÜŞTÜ ULAN VATANI SAVUNMAK ! ‘ denilerek yediğimiz sopalardan dolayı, bizi de asker polis ve devlet düşmanı yapmaya çalışmadılar mı ? Elbette çalıştılar…Veya işkence gören birinin (belki bende küfretmişimdir o anda ama…) bir askere küfür ediyor diye gösterilmesi, ülkücü harekete tam bir İHANET olmuştur.
ÜLKÜCÜLER, BİR TARİKAT MÜRİDİ VE İSLAMIN KILICI !
İhsan Başkanın, islam sosyalizmi fitnesini filmin başında fısıldamasından, birkaç yerde TACETTİN DERGAHI ndan bahsedip, bizzat dergahı göstermesinden sonra, cezaevindeki sayımda künye verirken soy adını ADIYAMAN diye bağırması da… bir mesajdı…Yani, Menzile biraz daha mürit kazandırabilmenin, adeta çığlığı idi…Sanırım, nakşilik, nurculuk, derken menzilin müridi azalmış !
Biliyorsunuz, helikopter kazası süsü verilerek Keş Dağında öldürülen Muhsin YAZICIOĞLU, bugün Tacettin Dergahında yatmaktadır.
NİYAZİ MISRİ…