AİDİYET KURALI;
İnsan evladı hangi toplumsal coğrafyada gözlerini açmış ise, hiç kuşkusuz o coğrafyanın tabiiyeti altında kimliğini, kişiliğini bulabilmekte; o toplumun dinini, milliyetini benimsemektedir.
HUKUKİ KURALLAR;

Hukuk denilen yasalar hegemonyası, her bir ferdi bağlar. Bireyler bu yasalardan kaynaklanan kurallara uymakla mükelleftir. Aksi takdirde toplumun yasa yapıcılarının yönlendirmesiyle, yasa uygulayıcı; mahkemeler ve kolluk kuvvetleri tarafından cezalandırılırlar.
AHLAK KURALLARI VE NORMLAR; Tıpkı Dini kurallara uyum gibi, ahlaki kuralların da bağlayıcı etkileri vardır. Medeni kanun yasaları kapsamına girmeyen, boşanma, aldatma tecavüz gibi, cana kastetmek gibi ağır cezai sonuçlara varan eylemler dışında kalan, toplumun gündelik hayatını doğrudan etkilemeyecek olgular, sadece ayıplanarak geçiştirilebilir. Alkolü fazla kaçırıp, sokak aralarına işemek gibi.
Cezai yaptırımları, hukuk dışı olmadığı sürece can yakıcı değildir. Yerlere tükürmek, bakışlarla taciz etmek vb. gibi hadiseler toplum tarafından yadırgatıcı eylemlerdendir. Yukarıda sıraladığım ve sıralamaya almadığım bu tür kurallar, insan toplumlarının bir aradayaşayabilmeleri için uymaları gereken soyut –insan zihninden çıkan- kurallardır. Çoğunun ne zaman çıktığı, kim tarafından ya da kimler tarafında yasalaştırıldığı, ne zaman uygulamaya sokulduğu, ne zaman normlaştırıldığı dahi bilinmemektedir.
Kaynağı bilinmeyen bu toplumsal soyut kavramlara, kaynağını 1789 Fransız Devrimi’nden alan Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik kavramlarını da eklememizde hiçbir beis yoktur hani!
Devrime kadar feodal ilişkiler içinde yaşayana Fransız toplumu, devrimden sonra birden kralın yokluğu ile kendilerini eşit –égalite- bir toplum yaşantısı içinde bulabileceklerini tahayyül etmişlerdir. Tabi ki bu soyut düşüncenin somut bir karşılığı olmamıştır.
Aynı şekilde feodal beylerin topraklarında hizmet üreteceklerine, kendi toprakları üzerinde özgür –Liberté- birer üretici yurttaş olacaklarını tahayyül etmişlerdir. Bu da maalesef mümkün olmamıştır. Hem herkese yetecek kadar üretim aracı olmamasından kaynaklanan, hem de yaklaşan kapitalizm (makineleşme, fabrika ve atölye düzenine geçilip, ücretli çalışma sistemine geçişin) ayak sesleri doğmuştur. Bu durum da, “emek –gücünün” metalaşıp, alınır satılır bir somut nesne olarak karşımıza çıkmasına yol açmıştır. Dolayısıyla emek gücünün satıldığı yerde “özgürlüğün” esamesi bile okunamamaktadır.
Son olarak gelelim Kardeşlik – fratérnité- konusuna; yazının başlangıcında sıraladığım milliyetçilik, dincilik, maddiyata dayanmayan ülküdaşlık gibi soyut kavramlarla örülmüş ve her önemli zamanda aynı bayrak, aynı vatan gibi hamasete kaçan sloganların atıldığı kardeşlik duygusunun pompalandığı ortamlarda “kardeşlik “duygusu ne kadar etkin olabiliyorsa o kadar kardeşiz demektir.

Cepler boşken; mideler açken; toplumun büyük çoğunluğu devrimci sınıf mücadelesine dirsek çevirirken; kardeşlik, özgürlük, eşitlik duyguları, somut birer durum olmaktan fersah fersah uzak düşecektir. Bütün bunlara rağmen pokerin her zaman kazandıran kartları olmayı sürdürmektedir;
Milliyetçilik, Dincilik ve Vatan millet Sakarya…
Sedat PAMUK, 26. 05.2026. İzmir