Üç İstanbul – Mithat Cemal Kutay/ Sedat Pamuk yazdı

ÜÇ İSTANBUL* MİTHAT CEMAL KUNTAY

Mithat Cemal Kuntay’ın 1938’de yazarak yayımladığı bu eser, Abdülhamid’in 33 yıl süren istibdat yönetimini, o dönemde saraya yakın paşaların, devletlûların ve jurnalcilikle kendilerine mevki kazananların, halktan kopuk, çıkar ilişkilerine dayalı yaşantılarını konu edinmektedir.

Köşklerde, 30-40 odalı konaklarda aile ilişkileri tamamen yozlaşmış durumdadır. Batı hayranlığı içinde; Batı insanı gibi giyinmek, batılı gibi yemek, içmek, zenginlik gösterişi amaçlı davetler tertip etmek, Osmanlı’nın son dönem “Burjuva” yaşantılarında hiç eksik olmaz. Sadece lüks tüketime dayalı, bilgisizce, ‘çakma’ tarihi eser diye alınan vitrinler; sözde,16. Louis’e ait berjer takımları, Kraliçe Victoria’nın cilalanmış yemek masası, Bonaparte’ın çalışma odası, kadınların- Leydi özentisi zevcelerin- boyunlarında mücevherler, kollarında, parmaklarında yakutlar, ziynet eşyaları… İşte “Bir” İstanbul döneminde saraya yakın çevreler, böyle bir yaşam sürmektedirler.“İki” İstanbul’a gelince, ‘devir değişmiş’, Abdülhamid, koltuğundan alaşağı edilmiş, iktidarı “İttihat Terakki” devralmıştır. Başrolde İttihat Terakki Partisi’nin 3 silahşoru bulunmaktadır; Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar. Hiç bitmeyen savaşlar dönemine, şimdi, 1. Dünya Savaşı da eklenmiştir. Alman hayranlığı içinde, kendisini ölümsüz zanneden, Savaş Bakanı Enver Paşa, “Sarıkamış faciasında”, 90 bin askerin donarak ölümüne sebep olmuştur.

Olayın vehameti İstanbul’da duyulmadan, Kars’tan yola çıkan Enver Paşa, yanındaki Alman Generali ve General’in özel şoförü ile gece gündüz yol alır. Öyle ki, şoför, yorgunluktan uykuya dalmasın diye, General, İstanbul’a varıncaya kadar şoförünün ağzına çikolata sokuşturur. Mithat Cemal Kuntay, romanın başından sonuna kadar, muzip bir dille olayları ve de menfaatini her şeyin üstünde tutan roman karakterlerini hicvetmeyi çok iyi başarır. Bu Sarıkamış faciasını da anlatıp, Enver’in apar topar İstanbul’a yol almasını verdikten sonra, Enver’in 90 bin askerin ölümünü umursamadan, hiçe sayarak, kendi koltuğunu kaybetmeme gayreti içindeki davranışını, şu cümleyle “Ti ”ye alır; “Enver” der, “Bakanlıktaki görevinden azledilmemiş olmasını, Alman General’in şoförünün sabaha kadar tıkınmış olduğu çikolatalara borçludur!”

“Üç İstanbul’a gelince; İttihat Terakki’nin iktidar dönemi, trajik bir sonla bitmiş, Talat, Enver ve Cemal Paşaların her biri bir başka ülkeye sığınmış, İstanbul, İzmir işgal askerlerinin kontrolüne geçmiş ve bu karanlık tablodan, elde kalan vatan parçası, Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal’in büyük askeri dehası ve örgütçülüğü sayesinde kurtulmayı bilmiştir.

“Üç İstanbul” dönemi de savaşlar ve yıkımlar içinde geçmiş, üçüncü dönem artık yıkılanları onarma dönemidir. 600 yıllık padişahlık dönemi kapanmış, Cumhuriyet dönemi başlamıştır. “Üç İstanbul” romanı, aslında bir aşk romanıdır. Yazar, romanını, “Bir”, “İki” ve “Üç” döneme bölerek anlatmamış; tamamen iki aşk arasında kalan, bir hukuk eğitimi almış gencin, fakirlikten zenginliğe, zenginlikten tekrar fakirliğe düşmüş dramatik hayatını konu edinmiştir. Romana verilen isim ve de olayların örgüsü, bir okuyucu olarak bende “Üç İstanbul” düşüncesinin, olsa olsa “tarihsel süreç” ile bağlantılı bir kurgu roman niteliğini taşıdığı için, Cemal Kuntay’ın bu başlık altında yayımlamış olacağını düşündürdü.

Romandaki Adnan karakterinin yaşam çizgisine kısaca değinirsek, bu bende bıraktığı duygu ve düşüncenin pek de tutarsız olmadığını kanıtlamış olurum belki. Adnan, her ne kadar avukat kimliğini taşımış olsa da, avukatlık yapma imkânı olmayan, hayatını ve bakmakla yükümlü olduğu, verem hastası annesini geçindirebilmek için zengin konaklarında edebiyat ve de tarih dersleri vererek, eline geçen ücretlerle yaşam savaşı vermektedir. Buradan elde ettiği ücretler, kıt kanaat yetmekte, çoğu zaman annesinin ilaç parasını dahi karşılamakta zorlanmaktadır. Geceleri de, gaz lambası ışığında, Aksaray’daki fakir evinde, roman yazma çalışmaları içindedir. Abdülhamid’in baskıcı, polis ve jurnal devlet yönetiminden ‘gına gelmişlerin’ sathında yer alarak, gelişmekte olan, iktidar muhalefeti İttihat Terakki Cemiyetin kayıtlı, ama gizli üyesidir aynı zamanda. Hırslı, gözü yükseklerde, ağzı laf yapan, kadınların beğenisini kolaylıkla kazanan, 22 yaşını süren genç bir delikanlıdır.Edebiyat dersini verdiği, Maliye Nazırının kızı Süheyla’yı beğenir ve onunla evlenmek ister. Süheyla, onun ilk aşkıdır ve kendisinin ekonomik sıkıntılar içinde yüzerken, paşa kızının, yaşadığı 30 odalı konağı bırakıp da, derme çatma evine gelin gelmeyeceğini, sefalete boyun eğmeyeceğini düşünmektedir, haklı olarak. Edebiyat dersleri ve Süheyla ile evlenme hayalleri sürüp giderken, bir başka konaktan, tarih dersleri almak isteyen, bir başka devletlû kızı çıkar günün birinde ve paraya sonsuz ihtiyaç duyan Adnan, haftada bir iki ders için, bu konağa gidip gelmeye başlar. Ders verdiği hatun kişi, güzel mi güzel, saraylara layık, Avrupa’da bulunmuş, üç lisan bilen, gözü Avrupalı yaşantısında açıldıktan sonra Şark’ı Anadolu’yu küçümseyen, uzun süredir Avrupa gezisinde bulunan kocasına âşık bir paşa kızıdır.

Yazar, öyle bir kurgu içine sokmuştur ki olayları, okur ister istemez, şöyle bir kanıya ulaşır; aşkta kaçan kovalanır! Nedenine gelince: Adnan’ın, olumsuzca evlenme isteğine, Süheyla’dan hemen “evet” cevabı gelir. Çünkü Süheyla da Adnan’a körkütük âşık olmuştur. Adnan’ın bu haberle göklere uçması beklenirken, Maliye Nazır’ının konağına içgüveyi olup, kendisinin de devletin zenginliğinden, makamından faydalanacağı, rüyasının gerçekleşmiş olacağı düşünülürken, Adnan bu evlilik olayından vazgeçer. Bir tek nedeni vardır bu izdivaçtan vazgeçişinin; tarih dersi verdiği Belkıs hatuna âşık olmuştur. Tam bir platonik aşktır bu. Belkıs, Avrupa’daki yaşantısından, Belkıs’ın yaşadığı Beyaz yalıya geri dönmek üzere olan, yakışıklı, lüks ve şatafat içinde, sorumsuzca bir hayat süren asilzade kocasına hayrandır.

Adnan, fakir kimliği ile Belkıs için hiçbir şey ifade etmemektedir. Lakin aynı şekilde, Belkıs’ta âşık olduğu kocası için hiçbir şey ifade etmemekte, kocası olacak zat, av partilerinde, zevk u sefa içinde gününü gün etmektedir.

Derken, devran değişir, Adnan’ın partisi İttihat Terakki iktidara gelir. Ne kadar paşa varsa, ne kadar saray gölgesinde ihtişamlı hayat süren nazırlar varsa, alayı sürgüne gönderilir ve Başbakan Talat Paşa’ya yakınlığıyla bilinen Adnan’a bütün itibar kapıları açılır. Dava üstüne dava gelir, yetmez, her türlü ithalat işlerinden payına düşen, kabarık para birimleri, Adnan’ın hesabına geçer. Dünya Savaşı’nın neden olduğu şeker kıtlığını çözmek için Avusturya’dan vagonlar dolusu şeker ithal edilir ki, şekerin alım satım farkından yaratılan karlar, paylaşanların 7 sülalesini zengin edecek kadar büyük servetler oluşturmaktadır. ( Nedense aklıma, Uruguay’dan, Okyanus ötesinden ithal edilen, gelirken gemilerin içindeki daracık alanlar içinde telef olan Anguslar sürüsü geldi! Ki şu anda 5.264 adet Angus, yarı baygın, yarı aç, Bandırma limanına ulaşmak üzereymiş. Ülke savaş halindeymiş gibi tarım- hayvancılık yok edilmek istenmektedir.)Adnan da bu zenginlik furyasında, kendisine muhtaç kalmış, kocasından boşanmış olan Belkıs ile gösterişli bir törenle hayatını birleştirir.

Adnan’la zoraki evlilik süren Belkıs, Adnan’ın yeni statüsünden, zenginliğinden, uşaklarla dolu köşk yaşantısından sonuna kadar faydalanmasına rağmen, onu beğenmez. Bir süre sonra, vakti zamanında çok zengin olup da her şeyini yitiren Rus Prensi’ne âşık olur ve Adnan’dan boşanıp, morfin müptelası olan Prens’le evlenir.Adnan iktidarda olmanın nimetlerinden olabildiğince faydalanmış iken, iktidar el değiştirince, kısa süre içinde neyi var, neyi yok, kaybeder. İtibarını yitirir. Bakıma muhtaç, veremli bir hasta olarak, ilk aşkının şefkatli kollarına sığınır.*

* Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay, Oğlak Yay. 2017. 575 sayfa27.01.2026, Ankara, Sedat Pamuk

104
A+
A-
REKLAM ALANI