Sedat Pamuk
ASGARİ ÜCRET BELİRLEME SANCISI
İçinde bulunduğumuz yılın son günlerine doğru gelirken ve ortalarına geldiğimiz 2025 Aralık ayının en önemli gündem maddesini oluşturan; asgari ücretin belirlenmesi ve asgari ücretin ne oranda artacağı tartışmasıdır, hiç kuşkusuz.

Her sene bugünlerde yapılan üçlü toplantılar, bu sene, sessiz ve derinden, ama trajikomik bir şekilde, üçayaklı masanın bir ayağının kopmuş haliyle ekranlarda görüntü vermektedir. Bu sene Türk-İş Konfederasyonu masadan çekilmiş, “havlu atmış” ve gerekçe olarak da; geçen seneki enflasyon artış yüzdesini ekleyerek, bu seneki asgari ücretin belirlenmesini göstermiş, Türk-İş Başkanı, göçmen şivesiyle; “39 bine çıkartmazsanız ben yokum arkadaşlar! ”demiştir. Arkadaşlar dediği ise, üçlü sacayağını oluşturanlar. İşçi temsilcileri olmayınca, diğer iki ayağı oluşturanlar masada; birisi işverenler temsilcisi, diğeri, hükümet temsilcisi, yani bakan ve bürokratları.
Onlar da, katılmazsan katılma, hatrımız kalır! Siz olmadan da biz, asgari ücret artışını belirleriz zaten! Demiş olmalılar ki, Toplantı masası üç- beş tuzu kuru tarafından devam ettirilmekte.
Çalışan nüfusun yarıdan fazlasını ilgilendiren bu toplantılar, asgari ücretin bir kademe üstünde ve bir kademe altında ücretlerle çalışanları ve de bütün bu çalışanların bakmakla yükümlü oldukları nüfusu çok yakından ilgilendirmektedir.
Bu kadarla da kalmayıp, çalışan ücretli kesimin aleyhine olarak, toplumsal gelir dağılımındaki makasın açılması, ev sahibi-kiracı ilişkilerini iyice germekte, germekten öte “kopma noktasına” taşımaktadır.
Öğrencilerin okul ve yol masraflarını karşılayamamasını, öğrenim hayatından kopup, aile bütçesine katkı amaçlı çalışma hayatına atılmalarını ve dolayısıyla çocuk işçiliği, ucuz emek-gücü yoğunluğunu arttırmaktadır.
Düşük gelirli ailelerde, yeterli beslenemeyen çoluk çocuğun büyüme dengeleri hızla bozulmakta, düşük ücretlerle çalışan kesimin iş verimliliği hızla düşmekte ve sonuç itibariyle “moral değerleri” bozulmuş, asabi, gülmeyen, saldırmak için her an hazır bir toplum olup çıkmaktayız. Gün be gün iki- üç kadın cinayeti vakası, iki- üç- beş- on işçi cinayet haberleri duymak, sıradan bir trafik kazası gibi kanıksanır olmakta.
Asgari ücret, 39 bin lira olarak kabul edildiğini düşünelim bir an için, önüne geçilemeyen enflasyon, fiyat artışları nedeniyle, çok değil 6 ay sonra, 39 bin liralık ücret düzeyi, yine bugünkü alım gücü seviyesine düşmüş olacaktır. Kaldı ki, bu kadar artışı, ne küçük esnaf, ne de Kobiler kaldıramaz, anında işçi çıkartmaya başlarlar. Sigortasız, kaçak – kayıt dışı- çalışanların sayısında artış görülür. İstihdamda artış beklentisi, yerini işsiz, boşta gezen sayısındaki artışa bırakır.
Büyük sanayi kuruluşları da bugünkü durumunu, dünya pazarındaki rekabet gücünü, düşük ücretli çalıştırdığı emek-gücü sayesinde korumaya çalışıyordu. Hammaddeyi, büyük çoğunlukla dışarıdan, döviz kuruyla temin ediyor, pahalı akaryakıt ve pahalı elektrikle, yüksek kredi faiz oranlarıyla ve yüksek kira bedelleriyle üretim yapmak, ürettiği metaları istediği oranda kar ekleyerek, arzu ettiği şekilde fiyatlandırmak, onlar için büyük sıkıntı. Sadece işçi ücretlerini düşük tutarak, düşük tuttuğu ücretleri nedeniyle işçilerin “greve” gitmelerini iktidarın politik desteğiyle yasaklayarak varlıklarını sürdürüyorlar. Onu da kaybedince, “düşen kar oranları yasasının” işlerliği ile ya sermaye göçüne başvurup, fabrikalarını o ülkeye, bu ülkeye taşımaya gayret edecekler, ya da sanayi sektöründen vaz geçip, sermayelerini faize, rant gelirlerine yönelteceklerdir.
Yılsonu nedeniyle, bugünlerde açıklanan ekonomi verilerine göre, en fazla kar eden ve büyüyen sektörler; Bankacılık, İnşaat ve Hizmetler diye sıralanmakta. Ya herkes, çalışıp üretmekten vazgeçip, elindekini avcundakini ranta, faize, alım-satım hizmetlerine bağlayıp sırt üstü yatarak, paradan para kazanacak, ya da yoksulluk sınırının çok altında, açlık sınırının kâh altında, kâh, bir tık üstünde ücretlerle, sızlana sızlana, sabahın karanlık saatlerinden, akşamın karanlığına kadar emek-gücünü satmaya razı olacaktır.
Son olarak şunu da belirtmeliyim ki; kapitalist üretim süreci, meta üretimi ve üretilen metalar üzerinden artı-değer (kar, faiz ve rant) elde edilerek sürüp gitmektedir. Diğer üretilen metalar gibi, işçinin satarak hayatını idame ettirdiği yegâne metası, emek-gücü metasıdır. Her meta, maliyet fiyatı hesaplanarak ve ortalama kar oranı eklenmiş haliyle üretim fiyatı üzerinden değer kazanarak pazarda fiyatını bulur. Her metaya, meta sahibi fiyat biçerken, nasıl oluyor da üreten, terleyen, yarı aç-yarı tok çalışan işçinin emek-gücü metasına kendisi değil de, işverenler ile devlet konsorsiyumu fiyat biçiyor? Biliyorum ki, bu sorunun cevabı, işsizlik oranının günden güne artmasında yatmakta. Biliyorum ki, ücretleri belirleyen, ne devlet bürokratları, ne de masaya oturtulmuş “toy” görünümlü işveren temsilcisidir. Ücretlerin seviyesini belirleyen esas faktör; çalışma alanının dışında bırakılmış, işsizler ordusudur. Marksist söylemle, Sistemin belirlediği ve beslediği “Yedek Sanayi Ordusu” dur.
14.12.2025, Sedat PAMUK, İzmir