
Sokaklar, taş binalar, mekânlar…Solgun ağaçlar, çorak topraklar, hüzünlü bir öyküden fırlayıp kentin üzerine çullanır gibi…
Daha dün gördüğüm insanlar yok artık. Direnenler yorgun, yıpranmış yüzler… Kırışıp şakaklara yayılan çizgiler, derin yara izlerine dönüşmüş.Oysa daha dün pırıl pırıldı o güzelim yüzler…Şimdi gözlerin altındaki mor halkalar, kentin siluetine karışıyor. İnsanların yüzlerinde hoyratça tüketilmiş kentin sessiz çığlığı okunuyor.

Savaş sonrası bir GETTO artık bu kent.
Yabancıların mesken tuttuğu, kendilerinin de birbirine yabancılaştığı; yıkılmaya yüz tutmuş salaş odalarda, varoluşu ararken beklenen ölümün soğuk yüzü…
Hepsi ağır yaralı…Hepsi yorgun…Hepsi umutsuz…
“Umut, insanın en büyük tutamağıdır” demiş Nietzsche.
Niye bir umudun peşinde bir ömür koşar ki insan?
Belki başka bir yol olmadığı için…
***
Devasa dalgalar deniz fenerini de yıkmış. Gözleri körleşmiş gemiler, zifiri karanlıkta kayalıklara vuruyor.Kayalar gemi parçalarını yeniden denize püskürtürken, insanların yüzlerinden çaresizlik akıyor.
Ve kent…
Her geçen gün biraz daha susuyor.Sokaklar kalabalıklaştıkça insanlar yalnızlaşıyor.Binalar yükseldikçe hayat küçülüyor.Gülüşler azalıyor, bakışlar ağırlaşıyor.Belki de asıl yıkılan binalar değil…İnsanın insana olan umudu.
Gökyüzü ağır bir sancı içinde, güneş bulutların arasında sıkışmış bogulmamak,nefes almak için çırpınıyor. Işığı belli belirsiz.
Niye yazıyorum ki bu saçmalıkları..Tek gerçek kaldı önümde.
Bunca yitirdiklerimizden sonra gittikçe artıyor yalnızlığımız .

Süleyman Takunyacıoğlu / Erdek/10-09-2026