KENDİNE AİT BİR YAŞAM İÇİN” KENDİNE AİT BİR ODA”*1
Virginia Woolf, “Kendine Ait Bir Oda” kitabında şunları yazmaktadır;
‘ Nasıl ki Marlowe ( 1564- 1593; Şair, Yazar) olmadan Shakespeare’in, Geoffrey Chaucer (Ölüm tarihi 1400, İngiltere’nin şair ve yazarı) olmadan Marlowe ’un, ya da şimdi öncülük yapan ve dilin doğal vahşiliğini ehlileştiren ama artık isimleri bile hatırlanmayan o şairler olmasaydı Chaucer’ın yazması mümkün olamaz idiyse, kendilerinden önce yaşamış o öncü kadınların yokluğunda da Jane Austen’in ( 1775- 1817, İngiliz roman yazarı), Bronté kardeşlerin ve George Eliot’ın yazması beklenemezdi. Başyapıtlar tek başlarına ve her şeyden bağımsız olarak ortaya çıkmıyorlar çünkü. Onlar yılların oluşturduğu ortak düşüncenin, insanların toplu olarak ürettikleri düşüncelerin bir sonucudur; öyle ki o tek sesin arkasında yatan şey, koca bir kitlenin deneyimleridir.’

‘…Yine de, tuhaf bir güç ellerine kalem aldıklarında hepsini birden roman yazmaya zorlamıştı sanki. Bunun orta sınıfta doğmuş olmakla bir bağlantısı var mıydı acaba, diye sordum kendime. Ya da Sarah Emily Davies’in ( 1830-1921; İngiliz Kadın Hakları savunucusu. Kadınların oy kullanma ve üniversite eğitimi almaları konusunda öncülük etmiştir,) bir süre sonra çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğu gibi, on dokuzuncu yüzyılın başlarında yaşayan orta sınıf bir ailenin tek bir oturma odasına sahip olmasıyla? Yani bir kadın yazıyor idiyse, herkesin ortak olarak kullandığı bir odada yazmak zorundaydı. Miss Nightingale’in (Fiorence Nıghtıngale; 1854’de Kırım Savaşı’nda kışlaya gelerek yaralı İngiliz askerlerini tedavi etmiştir) de öfkeyle yakındığı gibi “Kadınların kendilerine ait diyebilecekleri… Yarım saatleri bile yoktu.” Yani, birileri sekteye uğratmadan yarım saat boyunca bile çalışmaları mümkün değildi. Yine de, o şartlar altında bile bir şiir ya da bir oyun yazmaktansa, düzyazı ve kurmaca yazmak sanki daha kolay olurdu gibi geliyor bana, zira bunlar daha az odaklanma gerektirirdi. Jane Austen ömrünün sonuna dek hep o türde yazmıştı. “Bütün bunları nasıl başardığı, beni çok şaşırtmıştır.” Diye yazmıştı anılarında erkek yeğeni, “zira çalışmak için çekilebileceği ayrı bir odası yoktu ve çoğu kez ortak olarak kullanılan bir oturma odasında, günlük hayatın her türlü sektesine açık olarak çalışmak zorunda kalmış olmalıydı.’
‘ Onlar da kalıplaşmış yasaklardan ve mutlak durağanlıktan tıpkı erkekler gibi acı duyarlar.’
‘Thackeray, Dickens ve Balzac gibi bütün büyük roman yazarları, ortak özelliklerden vazgeçmeden kendi renk tonlarını vurguladıkları, çok akıcı ama baştan savma olmayan, zengin ifadeli ama süslü püslü olmayan doğal bir düzyazı ortaya çıkarmışlardır… Başarı emeği tetikler, emek verme alışkanlığı da başarıyı kolaylaştırır.’
“ Günümüzün yoksul şairinin en küçük şansının bile olmadığı bir gerçektir ve iki yüz yıldır da zaten olmamıştır… İngiltere’deki yoksul bir çocuğun büyük edebi eserlerin doğduğu entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu, olsa olsa Atinalı bir kölenin oğlundan belki biraz fazlacadır.” İşte bu kadar! Entelektüel özgürlük maddiyata dayanır. Şiir de entelektüel özgürlüğe bağlıdır. Ve kadınlar, sadece iki yüzyıldan beri değil, oldum olası, ezelden beri yoksul olmuşlardır. Kadınlar, her zaman Atinalı kölelerin çocuklarından daha az özgürlüğe sahip olmuşlardır. Bu da onların şiir yazma konusunda hiç şansları olmadığını gösterir. İşte ben o yüzden paranın ve kendine ait bir odaya sahip olmanın önemi üzerinde o kadar çok durdum.’
‘ Sappho, Leydi Murasaki ( Murasaki Shikibu; 10. Yüzyılda yaşamış bir Japon roman yazarı. “Genji Monogatari” isimli kitabı Japonya’da yazılan ilk romandır.) ve Emily Bronté gibi geçmişin büyük değerlerinden herhangi birini düşünecek olursanız, onun bir öncü olduğu kadar bir mirasçı olduğunu ve varlığını kadınların doğal bir yazma alışkanlığı kazanmalarına borçlu olduğunu da görürsünüz.’
‘Bu konuşma sırasında size Shakespeare’in bir kız kardeşi olduğundan bahsetmiştim-uydurmuştum-; O, sizde, bende ve bulaşık yıkadıkları ve çocuklarını uyutmaya çalıştıkları için bu akşam burada olmayan pek çok başka kadında yaşıyor… Ben inanıyorum ki, bir yüzyıl kadar daha yaşarsak – burada hepimizin birer birey olarak yaşadığımız o küçük, münferit hayatlardan değil, ortaklaşa yaşadığımız ve gerçek olan hayattan bahsediyorum – ve her birimizin yıllık beş yüz sterlinlik geliri ve kendine ait bir odası olursa; düşündüklerimizi tam anlamıyla, özgürce ve cesurca yazma alışkanlığına sahip olursak; ortaklaşa kullandığımız o küçük konuk odamızdan çıkarak, insanları sırf birbirleriyle olan ilişkileri bağlamında değil de, gerçekle olan bağlantılarına göre değerlendirebilirsek; gökyüzünü ve ağaçları da kendi özlerinde oldukları gibi görebilirsek; manzarayı kimsenin kapatmaması gerektiği inancıyla Milton’ın umacısını görmezden gelebilirsek; tutunacak bir dalımız olmadığı için yalnız başımıza yürüdüğümüz ve sadece erkeklerin ve kadınların dünyasıyla değil, gerçekliğin dünyasıyla da ilişkide olduğumuz gerçeğiyle yüzleşebilirsek-ki asıl gerçeklik budur- o fırsat işte o zaman gelecek ve Shakespeare’in kız kardeşi olan o ölü şair, ete kemiğe bürünerek sık sık bir kenara bırakmak zorunda kaldığı bedenini tekrar üzerine geçirecektir. Kendi hayatını, kendisinden önce ağabeyinin de yaptığı gibi, öncülleri olan o meçhul kişilerin hayatlarından sıyıracak ve yeniden dünyaya gelecektir. Ama o yeniden doğduğunda bizim de payımıza düşen hazırlıkları yapmamız ve çabaları göstermemiz gerekir.’
*1-Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf, Çev. Handan Ünlü Haktanır, Koridor Yay.
Böyle yazıyor “Feminist” dünyanın önde gelen, “Bilinç Akımı” yöntemini uygulayan ve kadın hakları savunuculuğunun bayraktarlığını yapan Virginia Woolf, Başyapıtı olan “Kendine Ait Bir Oda” kitabında. Yukarıdaki satırlar, kitaptan altını çizdiğim ve önemsediğim ifadelerdir. Okumaya ilgi duyan gençlerimize özellikle tavsiyem olunur.
7.08.2025, Sedat PAMUK, Tatlısu