Diz Çökerek Yaşamaktansa…

Diz Çökerek Yaşamaktansa…

Fransızlar:

Çıkarcı, bencil, menfaatçi, fırsatçı, ikiyüzlü kelimelerinin anlamını yaşam biçimi haline getirmiş insana oportünist diyorlar. Türkçedeki eş anlamı ise günoğlu.

Günoğlu; çıkarcı, bencil, menfaatçi, fırsatçı olduğu kadar idare-i maslahatçı ve eyyamcıdır.

Onlar, her duruma ayak uydurur, bulunduğu şartları sadece kendi menfaatine uygun şekilde kullanır; dini hükümleri, insani ve ahlaki değerleri hiç takmazlar.

Günlük yaşamda fırıldak olarak tanırız onları.

Bilirsiniz:

“Rüzgâr olmazsa, fırıldak dönmez” veya “Fırıldak dönüyorsa, mutlaka onu döndüren bir rüzgâr vardır” derler.

İki ayaklı fırıldakların rüzgârı, özeti ‘çıkar’ olan; para, makam, para, şöhret olabilir mi?

Neden olmasın…

**

Uzatmayacağım. Bugün, fırıldaklık etmeyen, düşünce ve davranışlarını çıkarları için eğip bükmeyen, kamera önünde milletle “kafa bulmayan” insanlardan bahsedeceğim.

Bişkek’te 2000’li yılların başında, Ortosay Pazarı’nın sınırı olan toprak yolda, ikinci el malzemeler satan yoksul yaşlılar yan yana dizilir, kaldırım sayılabilecek alana serdikleri bir çarşafın veya kırık dökük bir tezgâhın üzerinde kişisel eşyalarını sergiler, beş-on Som (Kırgızistan para birimi) kazanabilmek için anılara paketlenmiş ‘özellerini’ satışa çıkarırlardı.

Sattıkları içerisinde eskimişliği apaçık ortada olan ceketler, pantolonlar, papaklar (Rusların geleneksel kürk şapkaları) hatta gelinlikler; kavanozlar, sürahiler, bardaklar, demir veya alüminyum döküm tencereler, kap-kacak; kitaplar, madalyalar, anahtarlıklar, bayraklar, armalar olurdu.

Ben de o sokağı gezerken herkes gibi hüzünlenir, ufak tefek şeyler alarak destek olmaya çalışırdım.

Bir keresinde: Çeşitli boy ve kalınlıkta kitapları tezgâha dizmiş, orak çekiçli bayrakları iki ağacın arasına gerdikleri ipe asmış, tezgahtaki boş yerleri madalya, arma ve anahtarlıklarda süslemiş; yaşları sekseni geçkin, aydınlık yüzleri tıraşlı, dört yaşlı adama rastladım.

Kış mevsiminin soğuk günlerinden biriydi. Eski, rengi solmuş, ama temiz paltolarının yakalarını yukarı kaldırmış ‘yoldaşlar’ sohbet ediyorlardı. Hallerinden emekli subay veya bürokrat olduklarını varsaydım.

Tezgahlarındaki kitapları okuyacak kadar dil bilgim yoktu. Arma ve madalyaları inceledim, bir tarafında Che’nin o meşhur silüet resminin, diğer tarafında “Dizlerimin üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi tercih ederim. Che” yazan anahtarlığı beğenip fiyatını sordum. Biri, “Otuz Som” olduğunu söyledi, parayı ödeyip aldım. İhtiyarlardan bir başkası da cebinden eskimiş bir defter çıkarıp aldığı parayı ekledi ve toplamı yeniledi.

Doğrusu, dürüstçe yapılan bu toplama eyleminden etkilendim.

Sovyetler Birliği çökmüş, devir değişmiş, ülkeleri ‘bağımsız’ olmuş, Komünist Parti ile diskalifiye edilmişlerdi.

Onlara, hangi dönemin devam etmesini tercih edersiniz diye sormak istedim, nedense sormadım. Ellerindeki ‘değerli bulduklarını’ satıp var olma çabalarına katkı yapmaya çalışıyorlardı. Dik ve onurlu duruşlarında acınacak bir taraf yoktu, isteseler yeni siyasal sistem içerisinde de kendilerine bir yer açabilirlerdi.

Eğilmeden, ellerini ovalamadan, diz çökmeden Che Guevara’nın dediği gibi “ayakta ölmeyi” tercih etmişlerdi.

Diz çöküp, biat ederek; mevki makam sahibi, arazi zengini, para pul şımarığı olmaktansa inandıklarını koruyarak fırıldaklaşmadan yaşamanın erdem olduğuna inanıyorlardı.

Neticede, sonsuza kalan “…bir hoş seda” değil midir?

**

Önemsediğim bir not:

Önümüzde, dayanışma ruhunun dini izdüşümü olan Kurban Bayramı var.

Kızılay’ın düşürüldüğü durum ortada. Tarikat ve cemaatler ise bildiğiniz gibi…

Lütfen önce araştırın!

Sonra, kurban bağışınızı doğru ve sorgulanabilir şekilde yerine getiren, kansere yakalanmış çocukların umudu, saygın kurum LÖSEV’in çabalarına destek olmanın huzurunu yaşayın.

Bayramınız kutlu, tatiliniz esenlik içinde olsun.

22-06-2023/SÜHA ORAL /ERDEK -TATLISU